“Sözün Gümüş Olsa da; Ey Nefs, Sükut Altındır!”

Elif Yüksek

Bizler; bize emanet edilen bir can ile kalbimize ve aklımıza tevdi edilen bir hayatı yaşıyoruz. Ve onun içini doldurmakla görevlendirildik… Ne var ki bazen öyle boş ve anlamsız şeyler doluşuyor ki heybemize! Çıkarıp atamıyoruz. Atsak bile yerini dolduramıyoruz. Doldursak bile izlerini silemiyoruz…
Hayatın işveleri! Hayatın tam ortasında beliren, ansızın ince bir sızıyla ruha dokunan, onu inleten, ona şamarlar indiren, yer yer dürten o cilveler… Acısıyla tatlısıyla, hayatın içinden gerçekler ve yansımaları… Sonuçları… Sebepleri…

Sahi, şu dünya hayatında kim yalnız yaşadı/yaşayabildi ki? Kaç kişi, yapayalnız bir hayatın izdüşümleriyle yer edindi belleğimizde? Hangisinin hayatında sadece kendisi vardı ki! Hangimiz bir başımıza yaşayabiliyoruz? Varlık âlemine adım attığımız; anne rahmine düştüğümüz o andan itibaren hep birileri olmadı mı hayatımızda… Yanı başımızda... Birkaç adım uzağımızda… Hem yalnızlık Allah’a mahsus değil mi?

Evet, yalnızlık bir tek Allah’a has! Hiçbir kimseye ihtiyaç duymadan ve yanında/yakınında kimseler olmadan var olan yalnızca O (c.c)…

Bizler; bize emanet edilen bir can ile kalbimize ve aklımıza tevdi edilen bir hayatı yaşıyoruz. Ve onun içini doldurmakla görevlendirildik… Ne var ki bazen öyle boş ve anlamsız şeyler doluşuyor ki heybemize! Çıkarıp atamıyoruz. Atsak bile yerini dolduramıyoruz. Doldursak bile izlerini silemiyoruz… Aklımızda, gönlümüzde, dilimizde; bir yerlerde öylece duruyor bergüzarı… Biz silip atsak, unutmaya çalışsak ve unutsak bile birileri unutmuyor… Unutturmuyor… An gelip dile vuruyor… Yüze vuruyor… El hâsıl, Ali-i Murtaza’nın ifade buyurduğu gibi; söz ağzımızda olduğu sürece bizim esirimiz, ağzımızdan çıktıktan sonra ise biz onun esiri oluveriyoruz…

Dedik ya hani, hayatımızda hep birileri var diye… İşte bu nokta, her yaptığımızı ve her söylediğimizi iyice tahlil etme sorumluluğu yüklüyor. Aynı şekilde müspet ya da menfi, yapıp söylediklerimiz, Rabbimizle aramızda kalabildiği ölçüde ve bir başkasına aksetmediği sürece; ‘unutmak’ ve ‘tevbe’ örtüsüne bürünmek gayet kolay olacaktır… Zira Rabbimiz koşulsuz affeden, kasıtsız bağışlayan, yargısız kabul buyuran ve asla hiçbir surette hatayı yüze vurmayandır… Bir kere affedip görmezden geldiği hatayı izdüşümsüz silendir… Sırf bu nedenle de bizden günah ve hatalarımıza elimizden geldiğince ‘şahit’ tutmamamızı istemektedir… Rahmeti ve hikmeti o derece geniştir…

Hayatın içinden gerçekler ve yansımaları! Doğurduğu sonuçlar ve bunun sebepleri… Ah o hayatın cilveleri… Acısıyla tatlısıyla… İyisiyle kötüsüyle… Güldüreniyle ağlatanıyla… Ve dahi vicdan azabına duçar kılanıyla; inciteniyle…

Şüphe yoktur ki hayatı en ‘açık’, en ‘belirgin’ kılan ve insan hayatını diğer canlıların hayatından ayıran bir özellik de ‘konuşma’ eylemidir. Dil, anlam silsilesinin girizgâhı; söz ise anahtarıdır… Göze akseden mana, dilde kemale erer! Yahut da ifsada kapı aralar… Bu nedenledir ki ehl-i hikmet;

“Sözün gümüş olsa da; ey nefs, sükût altındır!” demişlerdir…

Çoğumuz bu hakikati bilse de, bazen içten içe algılayabilmek; sözde değil özde sarf edebilmek için bir şamar inmesi gerekir! Yüreğimizin tam orta yerine… Bu belki boşboğazlık edip, olur olmaz yorumlarda bulunduğumuz bir an olur. Belki bir başkasına yönelik algıları değiştirme çabamıza mukabil yaşanır. Belki de haksızlığa uğradığımıza inandığımız bir demde, nefsi müdafaa niyetiyle, söz silahına sarıldığımız bir vakitte…

Haklı ya da haksız, bir şekilde buna duçar olduğumuzda; zihnimizde çakan şimşek ya intikam duygusunu ya nefret hissini ya da aczi aydınlatır. Ve yahut da gafletin o kalın perdesini yırtar da, basiretimize abanan karanlığı kovar her bir çakışında… Mü’mine yakışan da; onun için olması gereken de, bu gibi olaylarda alması lazım gelen ders de bu değil mi, sahi? Basiret nuruna galebe çalan her ne ise ve her nasıl giriyorsa sinesine; kovup çıkarmalı değil mi hayatından… Çekip atmalı değil mi nazarından… Allah’a sığınmalı değil mi, şeytan ve avenelerinin bu ‘ucb’ silahından… Nefsinin bu sözde ‘müdafaa’ oyunundan…

Her ne olursa olsun söylenecek sözün, ortaya konulacak tavrın bir bedeli olacak ve bu altından kalkamayacağımız bir hüviyette olabilir… Bu nedenle, yeri geldiğinde; tüm o hayal ve kalp kırıklıklarını, keder ve hüznü, gözyaşı ve elemi, acı ve ıstırabı, küçük düşürülme ve yanlış anlaşılmaları bastırıp susma erdemini kuşanabilmek gerekir. Zira:

“Susmak, sana ağırbaşlı bir elbise giydirir ve sonunda özür dileme zorundan korur.” (Hz. Ali)

Esasen, kişinin kendini haklı çıkarma niyeti ve gayreti onun en doğal hakkı olsa da; bu uğurda izlediği yanlış strateji ve o anın kızgınlık ve kırgınlığıyla sarf ettiği sözler onu haksız konuma düşürebilecektir. Ve bu üstesinden gelinemeyecek nice sorunlara da kapı arayabilecektir… En başta da gönül kırgınlığına ve vicdani huzursuzluğa… Bununla beraber:

“Söz dilinin sustuğu ve amel dilinin söylediği nasihat; hiçbir kulak tarafından kovulmaz ve onun faydası ile hiçbir fayda bir olmaz.” (Hz. Ali)

Ah, insan bir bilebilse; yalnızca Rabbi indinde kabul görülmesinin onu ne çok bahtiyar edeceğini… O’ndan gayrı tüm kabullerin, algıların, dostlukların, sevgilerin; gelip geçici, yer yer asılsız, ansızın vurucu ve üzücü olduğunu… İnsanlarla arasındaki bağın esasen pamuk ipliğine bağlı olduğunu ve ufacık bir anlaşmazlık sonucunda bile bir daha birleşmemek üzere kopabileceğini… Bu bağı ancak ‘kardeşlik’ şuuruyla sağlamlaştırabileceğini; buna mukabil yine de ‘takva’ya sığınması gerektiğini… Bir anlayabilse insan; dilinden dökülen bir sözün ceremesini ömrü boyunca çekebileceğini…

Her bir susuşu, müessir sözlere dönüştüren basiretleri kuşanmak umudu ve duasıyla…

Elif Yüksek / İnzar Dergisi - Şubat 2013

 


 
26-02-2013 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.