Süreyya Yüksel

Esra Gülşahin
Süreyya Yüksel 1954 yılında Bitlis’in Norşin ilçesinde Molla Sadrettin Yüksel ile Sarate Hanım’ın kızı olarak dünyaya gelmiştir. Hayatını konu aldığımız Metin Yüksel’in ablasıdır hakeza. Metin gibi bir yiğit, İslam’a adanmış ve şehit olmuş bir erkek çıkacaksa o evden, Süreyya gibi örnek, öncü ve duruşuyla kendini İslam’a ahdetmiş kadın da çıkacaktır. Doğru bulduğu düşünceyi sonuna kadar savunan bir kişiliğe sahip olduğu söylenir daha çok.
Süreyya Yüksel 1954 yılında Bitlis’in Norşin ilçesinde Molla Sadrettin Yüksel ile Sarate Hanım’ın kızı olarak dünyaya gelmiştir. Hayatını konu aldığımız Metin Yüksel’in ablasıdır hakeza. Metin gibi bir yiğit, İslam’a adanmış ve şehit olmuş bir erkek çıkacaksa o evden, Süreyya gibi örnek, öncü ve duruşuyla kendini İslam’a ahdetmiş kadın da çıkacaktır. Doğru bulduğu düşünceyi sonuna kadar savunan bir kişiliğe sahip olduğu söylenir daha çok. 
 
Süreyya Yüksel, ilk-ortaokul ve liseyi dışardan bitirmiştir. Ailece Bitlis’ten İstanbul’un Fatih semtine taşınınca Fazilet Kuran Kursu’nda öğretmenlik yapmış ve bu kurs dâhil olmak üzere adına Suffe (Suffa) dediği kurslarda yirmi yıl boyunca tefsir dersleri verip güncel meseleler hakkında fetva çalışmalarıyla tanınır olmuştur. İstanbul Üniversitesi’nin Astronomi bölümünü okurken çıkan başörtü meselesinden ötürü öğrenimini tamamlayamamış ancak üniversite gençliğinin yetişmesinde büyük etkisi olmuştur. Kur’an ayetlerine, sünnete, sahabe hayatına ve İslam’ın siyasi tarihine ilgi duyan Süreyya Yüksel, duruşuyla toplumda durması gereken yerde olup büyük cesaret sahibidir.
 
Özellikle Türkiye’de siyasi karışıklık ve çalkantının olduğu ve böylece İslam’ın biraz daha soyutlaştığı zamanlarda onun derdi gençlerin dinlerini iyi bilmeleri idi. Dini hayata geçirme hususunda kendini her zaman yükümlü hissetmiştir.
 
Özellikle darbe zamanı ve o siyasi zor süreçlerden geçerken o, başörtüsüne sımsıkı sarılır ve onun hakkında şu cümleler dile gelir; “Süreyya Abla başörtüsü için verdiğimiz direniş macerasını bir aşka dönüştürerek; bizleri etrafındaki yörüngede sıraya dizmiş bir güneş gibiydi.”
 
Müslüman bir kadının zaten ilk mücadelesi tesettürüne, iffetine, hayâsına olacaktır. Tesettürsüz bir toplumu İslam’a yakınlaştırmak zor olacaktır. Dolayısıyla o zamanın Müslüman kadınları bu mücadeleyi sonuna kadar sürdürmüş, bazıları bu imtihandaki kaybı en başta kendi hayatlarında yaşamışlardır. Ama Süreyya’nın buradaki mücadelesi etrafına aydınlık veren bir güneş tabiriyle misal verilir. Çünkü 40 yıla aşkın sabırla devam eden bir mücadeledir bu ve bu mücadelede aşk olmazsa sabır ve sebat devam edemez. 
 
İşte aşkı gönüllere akseden bir isimdir Süreyya Yüksel… Ve hep şunu dermiş; “Sizler okullarınızın kapısı açılsın diye beklemiyorsunuz, sizler Ahzab ve Nur surelerini bekliyorsunuz arkadaşlar!” Bilhassa örtülerinden dolayı okullardan atılan kızları, Suffe adını verdiği yerde toplardı.
 
Yapılan yanlış tutum, sorun ve zulümler karşısında dik ve cesur bir tavrı vardır. Muhalefet duruşu onu her şeyde öncü kılar ve zamanın dernek-vakıfların yapamadığı eylemleri bizzat kendisi tertipler. Bir yürüyüş yapılacaksa birkaç gün öncesinden düşünüp nerde ne zaman yapacağına karar verir. Farklı panellere katıldığı zaman konuşma sırasında yanlış gördüğü bir şey varsa hemen dile getirir ya da bilmediği bir ara cümlede soru sorup cevabını muhakkak alır. Onda yanlışı düzeltme, yanlış olan bir tutum varsa hemen düzeltme gibi bir duygu vardır ve bu tür ortamlarda bunu hissettirir. Hatta onun konuşmalarında devamlı bir muhalefet olduğundan bir yazar konuşmasına başlamadan önce ‘Süreyya bacım burada mı? Ona göre konuşayım?’ diyerek kendini toparlama ihtiyacı hisseder. 
 
En önemli özelliklerinden birisi de taklitçiliği sevmemesidir. Herkesin yaptığı çalışmayı yapmaz, taklit etmek yerine farklı şeyler bulmayı tercih eder. Gerçekten öncülüğü bu anlamda da ileri seviyede görülür. Özellikle İstanbul’daki Müslümanların sosyal anlamda karşılaştıkları ilklerden bahsedersek Süreyya isminden bahsetmemiz icap eder. Tiyatronun sanatsal bir büyük gücünün olduğunun zor konuşulduğu o zamanlar, Süreyya Yüksel tiyatronun araç olarak kullanılması noktasında yol gösteren olur. Ve bu güçlü sanatsal faaliyete öncelikle kendisi başlayıp tecrübesi olmayan ev hanımlardan oluşturduğu bir tiyatro grubu oluşturur. Sahne ayarlaması, perde aralığı, duruma göre hafif müzik tınısına kadar adeta profesyonelce bu işin üstesinden gelir. Peki, buradaki en büyük amaç nedir? Tiyatroya ehem verip bu kadar tanıtması ya da zamanının bir kısmını da buna vermesi nedendir?
 
Tiyatro, etkin, etkileyici ve sınırlar ötesine açılan büyük bir pencere vazifesi görür. Süreyya Yüksel bu farklılığı değerlendirip bunu İslami hizmette kullanacak kadar zeki ve üretkendir. Ve özellikle yayın-basım noktasında da sıkıntıların olduğu o dönemde bu figürler, ancak tiyatro gibi görsellikle insanlara sunulup haberdar olmaları sağlanırdı. Birçok insanın evinde TV yokken ve haberlere ilgisiz, habersiz kalırlarken tiyatro ile halkın dikkati arzulanan hedefe kilitlenebilirdi. Süreyya Yüksel gerçekleştirdiği faaliyetler ile Müslüman kadınların bilinçlenmesinde öncülük eder. 
 
Diğer yandan Suffe adını verdiği kurslar; sokakta kalmış, evinden kovulmuş genç kız, kadınların mekânı olur. Suffe koruma görevi yaparken diğer yandan bilinç kazandırma adıyla fıkıh, tefsir, akaid, risale dersleri yapar. Bu konuda en büyük yardımcısı babası olan Molla Sadrettin olur. O kadar bu hizmete kendini verir ki, yaz aylarında dahi tatil yapmazdı Suffe… 
 
Tiyatro, Suffe dersleri yanında haftanın bir günü güncel haberlerin kritiğinin yapıldığı bir çalışma başlatılmıştı. Ailece tanınır olduklarından Süreyya Yüksel dönemin sağ ve sol cenahını tanımaktadır. Bu vesileyle istediği kişilere rahat ulaşıp bilgi elde eder ve Suffe’deki arkadaşlarla birlikte bunların değerlendirmesini yaparlar.
 
Ve bir acı yaşanır Yüksel ailesinde. Metin şehit olur. Çok sevdiği kardeşinin ardından Süreyya’nın sergilediği örnek tavrı takdire şayandır. Ve geri adım atmayan tavrı şu cümlesiyle aşikâr olur; “Haklıyız ve bir şehidimiz varsa artık biz daha çok çalışmalıyız, yola devam etmeliyiz.”
 
Ve artık onun için de dünya süresi bitmek üzeredir. Hastalığı onu rahat bırakmaz. Ve dostlarının anlattığına göre hastalığı ağır geçmesine rağmen son nefesine kadar şuuru yerindedir. Hastalığının ciddiyeti ve çok acı çekmesi hatırlatılmasına rağmen Süreyya ne kilo kaybına uğrar ne de son nefesine kadar kimseye muhtaç olur. Ve vefat eder... Fatih cami ilk defa erkek cemaati kadar kalabalık bir kadın cemaati görür cenazede…
 
Rabbim rahmet etsin ve onun gibi mücadele içinde bir ömür geçirmeyi nasip etsin.
 
Baki muhabbetle…
 
Esra Gülşahin | Nisanur Dergisi | Temmuz 2017 | 68. Sayı
 


 
19-07-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.