Tüketim ve İnsani Ben - 2

Aynur Sülün
Sürekli teşvik edilen insan, özel olduğunu; cep telefonunu, mobilyalarını, kıyafetlerini değiştirerek ispatlamaya çalışıyor. Çocuğuna aldığı ayakkabıyla, kızına taktığı yeni tokalarla, hatta marka biberonlarla, yedirdiği özel mamalarla, misafire sergilediği özel tabaklarla ‘herkesten farklı, özel’ olduğunu ifade etmeye çalışıyor.
Güneşin her gün karanlığı yararken oluşturduğu muhteşem manzara… Göğe yükseliş sahnesindeki her bir anının yeni bir zaman dilimini oluşturması…

Her baharda tabiatın yeniden doğuş sahnesine geçmesi; bitkilerdeki türlerin farklılıkları, ölü toprağın bağrındaki tanenin ve çekirdeğin yarılışı, filizlerin toprağın üzerine doğru yol alırken, köklerinin aşağı doğru yönelmesindeki incelikler…

Güneş sistemindeki yıldız ve gezegenler arasındaki mesafeler… Her birinin yörüngelerinin dışına çıkmadan yol alması, dünyanın güneş etrafında dönmesindeki hikmetler… Ayın gelgit olayındaki sırlar ve güneş sisteminin tamamının saatin akrep ve yelkovanının tam aksi istikametinde dönüyor olmasındaki incelikler…

Denizlerdeki tuzun oranı ve denizin tuzuyla beraber buharlaşmamasındaki hikmet ve incelikler… Deniz suyunun havadaki fazla azotu emmesi ve içinde barındırdığı yüzlerce tür ve kendi aralarında bir ümmet olan canlılardaki sırlar… Havada uçan kuşlar, kelebekler, arılar, rengârenk çiçekler ve çeşit çeşit hayvanlar… Birçok canlıya analık yapan o görkemli dağlar…

Ve bütün bu varlıkların hizmet ettiği ve üzerlerine halife olarak yaratılmış olan insan… Evet, saydıklarımız ve sayamadığımız… Saymaya kalksak bitiremeyeceğimiz tüm harikalıklar basit, bayağı, ‘kuru bilimsel bir mantıkla’ izah edilip insanlığa servis ediliyor. Yaradılıştaki ‘sırlar, hikmet ve incelikler’ fizik bilginleri tarafından sebep sonuç ilişkisi üzerinden değerlendirilerek; ‘bütün bunların boş ve anlamsız olduğu’ sonucu çıkartılmaya çalışılıyor.

İngiliz bilgini olan Morefi itirafta bulunuyor ve “Bütün gençler ve halk biz fizikçilerin, laboratuvarda bir ilkeye erişmemizi ve şimdiye kadar söylediğimiz bu bilimsel yasaların boşuna, yanlış ve beyhude olduğunu, mantığımızın yanlış olduğunu; tüm kâinatı başka bir duygunun yönettiğini, hükmettiğini söylememizi bekleyip bunun için dua etmektedirler” diyor. Çünkü insanın ruhunu; bu, her birinin özel olarak belirlenmiş bir hedefi olan canlı ve cansız varlıkların bir nedeninin olmadığı düşüncesi tatmin etmiyor.

Ali Şeriati bu konuyla alakalı “Biz bilimin ortaya attığı bazı şeyleri kabul ediyoruz, ama insanın ve tabiatın gerçekliğini anlamanın delili ve belgesi olmadığına inanıyoruz. Fizik, tabiatta meydana gelen olayları kuru ve boş olarak nitelendirmemeli, meselelerin kuru keşfi olmamalıdır. Tümele erişmek için tikelleri incelemelidir. Fizik bu çerçeveyle sınırlı kalırsa hem donuklaşıp Kapitalizmin ve tüketimin kölesi olur; hem de insanı varoluşun anlamından uzaklaştırır” diyor.

Bilim adıyla ‘varlık’, ‘hayat’ basit, bayağı ve kuru mantıksal açıklamalarla, sebep-sonuç ilişkisi üzerinden ele alındığında varoluş sırrının üzeri perdelenmiş oluyor. İnsanın varlığa karşı bakışı da sıradanlaşınca, bu duygu ve düşüncelere yansıyor ve “Bu evrende benim varoluşumun bir nedeni olmalı, ben özel bir varlığım” çığlığı insanı kemiriyor.

İşte varoluşçuluğun ünlü simalarından olan Sartre, hiçbir dini kabul etmemesine rağmen “Bugünün insanının derdi, evrende hiçbir anlamın olmamasındandır” diyor. Buna rağmen Sartre de, egoizmin sembolü olan Albert Camus (Rio) da ‘anlamsız, özelliksiz, mahiyetsiz’ olarak dünyaya geldiğini iddia ettikleri insanın, kendi hayatına anlam kazandırabileceğini ve kendi kendisinin yaratıcısı olabileceğini söylüyor.

İnsanın varlığının bu dünyada bir anlamı, nedeni, değeri, özelliği yoksa hayatına nasıl anlam kazandırabilir ki? Eğer her şeyin varlığı bir ‘hiç’e dayanıyorsa, tüm çabaların sonu beyhude olmaz mı?

Her insanın şahsiyetine çok özel niteliklere sahip olduğunun bilgisi verilmiştir. Her bir insan farklı özel hissiyatlar, akli yetenekler, sezgiler, hayaller ve birçok kendine has maddi ve manevi özelliklerle yaratılmıştır. Hiçbir insanın manevi yetenekleri bir başkasınınkine benzemeyecek kadar özeldir. İç dünyasına her yönüyle özel olduğu duyguları hâkimdir. Bilim insanın varlık misyonunu ve hangi özelliklerle (ki özelliksiz, boş bir levha gibi var olup, kendi özelliklerini kendisinin yarattığını iddia ediyor) var olduğunu tam olarak açıklamayınca insanı Kapitalistlerin elinde bir oyuncağa çeviriyor.

İnsanı zaafları üzerinden tüketime teşvik eden kapitalistler “Tükettiğin kadar farkını, özel olduğunu kanıtlayacaksın, sıradanlığın içinde kaybolmayacaksın, hayatına anlam kazandıracaksın” diyor ve insanı tüketen bir alet haline getiriyor. Bugün ilim, teknik, siyaset ve sosyal bilimler bile ‘daha çok üretim, daha çok tüketim’ felsefesine hizmet ediyor.  Kapitalist sistemin aktörleri, iletişim araçlarıyla her gün içgüdüleri tahrik edecek şekilde yeni ve uydurma ihtiyaçlar keşfediyor. Böylece insan ünlü bir sosyoloğun dediği gibi “Gençliğini, zamanını, yeteneklerini, ruhunu, kalbini ve hatta şimdiki yıllarını bile gelecekte tüketeceği şeylere kurban ediyor. Hem dünün, hem bugünün, hem de yarın tüketeceklerinin zavallı esiri” oluveriyor.

Sürekli teşvik edilen insan, özel olduğunu; cep telefonunu, mobilyalarını, kıyafetlerini değiştirerek ispatlamaya çalışıyor. Çocuğuna aldığı ayakkabıyla, kızına taktığı yeni tokalarla, hatta marka biberonlarla, yedirdiği özel mamalarla, misafire sergilediği özel tabaklarla ‘herkesten farklı, özel’ olduğunu ifade etmeye çalışıyor. Ama bu ruh, dünyanın fani yüzüne yine razı olmuyor ve tıpkı Muhyiddin-i Arabi’nin “Dünya malı deniz suyu gibidir, içtikçe susuzluğun artar” dediği gibi elde ettikçe hem ihtiyaç hissi hem de özel olma feryadı artıyor.

Onun için her insan; kendi özünü ve mahiyetini keşfettiği kadar… Şu âlemdeki yerini, konumunu, varlığının nedenini kavradığı kadar… Keşfedilmeyi, işlenmeyi bekleyen onca yeteneğini Kur’an-î ilimlerle yoğurduğu, derinleştirdiği ve başkalarına aktardığı kadar…

Ve özel olmayı arzu etme, farklı görünmeye, kendisini tüketimle tanımlamaya çalışma saplantılarına kapılmadan, egolarının esiri olmadan ‘özel’liği ortaya çıkartabilecektir. Böylelikle de sıradanlığın, tekdüzeliğin içinde kaybolmayacaktır…

Aynur Sülün / Nisanur Dergisi - Nisan 2016 (53. Sayı)
 
23-04-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.