Tüketim ve İnsani Ben - 3

Aynur Sülün
Makinanın keşfedilmesi ile beraber bilim, üretim ve güce (tabiata egemen olmaya) kendisini adayınca makine (teknik ve üretim aletleri) kapitalistlerin eline geçti. “Makinizm” adında bir din zuhur etti. Mabedine insanların ve tabiatın kurban edildiği bir din.
TÜKETİM VE İNSANİ BEN - 3

Tahribe Karşı Tevhid


Makinanın keşfedilmesi ile beraber bilim, üretim ve güce (tabiata egemen olmaya) kendisini adayınca makine (teknik ve üretim aletleri) kapitalistlerin eline geçti. “Makinizm” adında bir din zuhur etti. Mabedine insanların ve tabiatın kurban edildiği bir din.

Hümanizmden (insanın asaletinden, kutsallığından) bahseden Batı, ‘insanın asaletini’ kutsallaştırdığı ‘makinanın asaletine’ kurban ediyor. Sırf makinanın çarkı dönsün, üretim devam etsin ve kapitalistlerin zenginliklerine zenginlik katılsın diye kâinatın en değerli varlığı olanca hızıyla tüketime teşvik ediliyor. Ömrü makinanın dişlileri arasına sıkışan insan, her gün daha fazla üretimin gerçekleşmesi için sürekli tüketen ve üreten bir alet halini alıyor. Tıpkı Marcuse’nin dediği gibi “Döngüsel insan” oluyor.

Sürekli ihtiyaç hissi uyandırılan, dürtülen, alışverişe teşvik edilen insan, AVM mabedlerine(!) koşuyor. Tüketim kozasının içerisinde sıkışıp kalıyor ve gittikçe kendi insani beni olan özgürlüğünü (seçiciliğini, belirleyiciliğini) kaybediyor. Çünkü kendisine “senin ihtiyacın belirlenmiştir ve şu falan şeydir” diyen evrensel üretim sistemleri, kendisi için neyi tüketeceğini belirlemiş ve zihnine dayatmış, içgüdülerini bu yönde tahrik etmiştir.

Ünlü bir Fransız yazarın dediği gibi ipek böceği kozasını örmede başarılı olduğu oranda nasıl ki kendisini sınırlıyor, boğuyor, tutsak hale getiriyorsa; insan da tükettikçe kendi tüketim kozasının içinde tutsak hale geliyor. Çünkü Allah’ın kendi ruhundan üflemiş olduğu ‘belirleme, şeçme’ özelliğini kaybediyor. İnsan bu özellikleriyle vardır ve beşerden ayrılır. Ahlakçı sosyologlara ve Hegelcilere göre insan seçebildiği oranda ‘var’dır. Aksi taktirde ‘beşer’ düzeyine iner.

Tükettikçe içindeki (arzular, güdüler) ve dışındaki kendi olmayan unsurların yönlendirmesinin etkisinde kalan insan kendisinden kopuyor, kendisine yabancılaşıyor. Kendisini parasıyla, malıyla, yiyip içtikleriyle, markasıyla ‘hissetmeye, tanımlamaya’ başlıyor. Artık kendisini değil maddi varlığını hissediyor. Onun vekili, temsilcisi artık şahsi özellikleri, insani meziyetleri, ilmi, irfanı değil, maddi varlığı oluyor. Mensup olduğu aileyi, şahsı maneviyi, nerde eğitim aldığını, hissiyatlarını, zaaflarını, hayallerini, erdemlerini, ruhi yeteneklerini hissetmek yerine; ‘kendi varlığını’ belki de o gün giydiği yeni bir kıyafetle, ayakkabıyla veya arabasıyla hissediyor. Onlarla kabul görünmeyi, onlarla tanımlanmayı, onlarla itibar kazanmayı arzu ediyor. Sahip olduğu eşyayla, parayla ‘aline’ oluyor (kendisine yabancılaşıyor, bozuluyor). Ali Şeriati’nin dediği gibi ‘insani ben’, para benine, çek benine, kıyafet benine, altın benine dönüşüyor. İnsan kendindeki erdemleri aşama aşama kaybedip kendisini gövde düzeyinde biyolojik bir hayata adıyor.

19. yüzyılda metafizikçiler, din sosyologları, Hegel ve onun takipçileri, materyalistler insanı bozan, çirkinleştiren, kendisine yabancılaştıran unsurları araştırdıklarında bunların başında ‘paracılığın’ geldiğini söylüyorlar. Sistem tüketim için ‘para’ diyor. Toynbe’nin dediği gibi zihnimize o kadar çok yalancı ve sahte tüketim ürünleri dayatılıyor ki; tüm ömür, tüketim kalemleri için sarf edilse kazanılan para yine az geliyor. İktisat, kanaat gibi bir zenginliğin yerini hırs ve açgözlülük gibi bir fakirlik, acizlik alıyor. İnsan bir yandan daha fazla tüketmek; diğer yandan da gelecekte yapacağı tüketimin birikimini yapmak arasında sıkışıp kalıyor. Bilincine ve bilinçaltına yapılan dayatmalardan dolayı özgürce düşünemiyor.

Ünlü Sosyolog Ali Şeriati; “İnsan yoksulluk halinde, mahrumiyet halinde eksiktir, ama insandır. Eğitimden yoksun olduğunda yine eksiktir, ama insandır. Fakat insandan ‘özgürlük’ alındığında ona özgürlükten daha yüce bir şey verilemez” diyor. Hayvanlarda seçme özgürlüğü yoktur. İçgüdülerinin kendilerini yönlendirdiği gibi yaşarlar. Buna karşı gelemezler. Hayatlarına, fıtratlarına yerleştirilen arzuları ve güdüleri hâkimdir. İnsan ise hem dıştan gelen baskılara, yönlendirmelere, hem de içindeki dürtü, arzu ve güdülere karşı çıkabilecek bir varlıktır. Fakat bugün üretim sistemleri, insanların iradesini elinden alacak şekilde yönlendirme ve tahriklerde bulunuyor.

Eskiden bir kölelik sistemi vardı ve köle; zincirliyle, yediği kırbaçlarla köle olduğunu biliyordu. Efendisini tanıyor, onun hizmeti altında olduğunu biliyordu. Fakat zihni özgürdü. Sözde bugün seçme ve özgürlük çağında yaşıyoruz. Fakat zihinler işgal altında, özgürce düşünemiyor. Evimizin dekorunu, ne giyeceğimizi, ne yiyeceğimizi belirleyen belki biz değil; sistem oluyor. İşte bu durumda ‘özgür beni, vicdani beni’ ortaya çıkartmak ve bu beyin, kalp, ruh işgaline tevhidi bir mücadele vermek gerekiyor.

Tevhid dini, insanı kendi beninden uzaklaştıran, köleleştiren her türlü sistem ve yapı ile mücadele eder ve insana eleştirel bir bakış açısı kazandırır. İnsanı; fıtratı bozan, tabiattaki tevhidi (birliği, düzeni) bozan, hak ve adaletin karşısında olan, çoğunluğun sosyal, siyasi, ekonomik, hukuki haklarının azınlık tarafından gasp edildiği mevcut düzenlere karşı mücadeleye davet eder. Hz. Musa (AS), bir yandan kendi zamanının en büyük siyasi gücü olan Firavunla mücadele ederken; diğer yandan da zamanın kapitalisti olan Karun’la mücadele etmiştir.

Bizler de; yeryüzü kaynaklarını olanca hızıyla sömüren, tabiatın kozmik dengesini tahrip eden… Gün geçtikçe aç ve yoksulların sayısını artıran… Haklarını sömürdüğü insanların payını; cilalı paketlerde, cilalı sözlerle bize pazarlayan… Dinin, irfanın, insaniyetin, ahlakın yerine tüketimi geçirip onu kutsayan… Makinayı insana değil, insanı makinanın çarkına kurban eden… İnsanı fıtratından kopartıp adeta diri diri derisini yüzen… Ve yeryüzünde zulmün kaynağı olan bu düzenlere karşı intizarla bakmak, değişmesi için tüm imkânlarımızı seferber etmek, hak ve adalet yeryüzüne hâkim olana kadar fikri, maddi ve manevi mücadele vermekle sorumluyuz.

Yüzlerce tahrikin karşısında sağlam bir imanla kalabilmek ve direnmek için tüm duyu organlarımızın manevi ilaçlarını vermeliyiz! Aklı fikir, kalbi zikir, ruhu ilim ve irfan ile doyurmalı; imanın hayata hâkimiyeti için lojistik destek sağlamalıyız…

Aynur Sülün / Nisanur Dergisi - Haziran 2016 (55. Sayı)
 
20-06-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.