Türlü Nimetlere Karşılık…

Amine Baran
Kelimelerle tasvir edilemeyecek güzellikte kocaman bir serginin tam da ortasındayız. Her yanımız ayrı bir fotoğraf karesiyle özenle çerçevelenmiş. Dört bir tarafımız milyonlarca güzellikte sanatlarla donatılmış. Her sanat ayrı bir mükemmellikte; her biri ayrı bir mucize ve her biri ayrı bir ayet...
Kelimelerle tasvir edilemeyecek güzellikte kocaman bir serginin tam da ortasındayız. Her yanımız ayrı bir fotoğraf karesiyle özenle çerçevelenmiş. Dört bir tarafımız milyonlarca güzellikte sanatlarla donatılmış. Her sanat ayrı bir mükemmellikte; her biri ayrı bir mucize ve her biri ayrı bir ayet...

Her fotoğraf karesi renk renk, desen desen! Birinde muazzam şekilde tohumdan çınara, yaprağa, farklı farklı tatlara dönüşen yeşillik abidesi… Bir diğerinde sonsuzluğa uzanırcasına masmavi döşek gibi döşenmiş huzurun kaynağı…

Bir fotoğraf karesi gecenin ve gündüzün içindeki muazzam nimetleri anlatırken, başka bir karede bembeyaz, ufak ufak tanelerin oluşturduğu harika bir yeryüzü gelinliği... Daha nice güzellikler, nice fotoğraf kareleri... Sayılamayacak kadar çok. Kelimelere, cümlelere sığdırılamayacak kadar mükemmel. Tefekküre şayan, seyri doyumsuz... Temaşasında huzur dolu nimetler...

Acaba niçin yaratıldılar? Kime ikramda bulunuyorlar? Kimin emrine musahhar kılınmışlar? Kim tarafından komutlandırılmışlar? Yok mu bunların bir karşılığı? Diye düşünmeden geçmemek gerek!

Saymakla bitirmeye güç yetiremeyeceğimiz bu nimetlerin tamamı insana kusursuz hizmet etmek için yaratılmışlar. Bu nimetlerin tek sahibi yeryüzünü bizlere birer sofra hükmünde yaratmış ve hepsini emrimize amade kılmıştır. Misafir kimliğiyle ikamet ettiğimiz yeryüzünde mükemmel nimetlerle ikramlanıyor, nasipleniyoruz. Farklı güzellikler gözlerimize, ruhumuza hitap ederken; farklı tatlar da damağımıza hitap etmekle görevlendirilmişler. Her biri bir amaca binaen yeryüzünde bulunuyorlar. Tek dertleri insanları mutlu etmek, memnun etmek, sanatçının sanatını en muazzam şekilde yeryüzüne intişar etmek…

Peki, bu muazzam düzen devam ederken; nimetlenen, beslenen insandan bunlara karşılık ne istenmektedir? Rabbini tanıyan, O’nun asıl sanatkâr ve ikram edici olduğunu bilen kulun asıl vazifesi nedir?

Gelin bunların cevabını Risale-i Nur`un ışığında inceleyelim. Üstad Bediüzzaman konuyla ilgili sözlerine şöyle başlar:

“Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiyat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah-u Teâlâ bizden ne fiyat istiyor?” Üstadın da ifade ettiği gibi Allah-u Teâlâ nimetleri yeryüzüne serpiştirdikten sonra bizler onlara tablacılık yani satıcılık görevini üstleniyoruz. O nimetleri o satıcıdan alırken karşılığında belirli bir miktar karşılık olarak veriyoruz. Peki ya o nimetin asıl sahibi olan Allah`a karşılık olarak ne vermeli ve Allah mümin kullarından karşılık olarak ne beklemektedir? Üstad Bediüzzaman sözlerine şu şekilde devam ediyor:

“Evet, o mün’imi hakiki bizden o kıymettar nimetlere bedel istediği fiyat üç şeydir; biri zikir, biri şükür, biri de fikirdir.”

Peki, insanlar bunu zorlanmadan en güzel şekilde nasıl yapabilirler. Dilerseniz cevabımızı yine Üstad’ımızdan alalım:

“Başta Bismillah zikirdir. Ahirde Elhamdülillah şükürdür. Ortada bu kıymettar harika-i sanat olan nimetler ehad samedin mucize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir.”

Evet, Üstad’ın çok güzel bir şekilde izah ettiği gibi nimetlere karşılık mümin kulların üzerinde yapmaları gereken üç vazife vardır ki; bunları yapmak insana güzellikler katmaktadır. Doğru yola ulaştırıcı, nimeti arttırıcı, nimete daha güzel bakmasına vesile olan birer iksir niteliğindedir. Her biri bir tılsım ve bir hazinedir.

Bunların ilki o nimetlere karşılık Allah`ı zikretmektir. Bu da insanın Allah-u Teâlâ’nın nimetlerinden faydalanırken, onları istimal ederken dilinden “Bismillah” virdini eksik etmemesidir. Her daim yaratıcıyı hatırında tutmasıdır. Nitekim Resulallah (AS) bir hadisi şerifinde; “Allah nezdinde amellerin en üstünü dilin Allah`ı zikrinden yaş olarak ölmesidir” buyurmuştur.

İkinci vazife ise fikirdir. İnsanın sanatçının sanatının güzelliğine bakarak tefekkür etmesidir. Sanata bakarak sanatçıyı temaşa etmesidir. Her bir nimetinde asıl mün-i hakikinin ne kadar âli olduğunu; kendisinin ne kadar aciz olduğunu düşünmesidir. O’nun ibadete ne kadar layık olduğunu kendisinin ise ibadete ne kadar ihtiyacının olduğunu derk ederek milyon kere fakrının farkına varmasıdır. Nitekim tefekkür ile ilgili Ömer b. Abdulaziz şu sözleri söylemiştir;

“Yüce Allah`ın nimetlerini düşünmek, en faziletli ibadetlerdendir.”

Sonuncusu ise şükürdür. Allah`ın her hazine-i kudretine bakıp zikreden sonra da onda O’nun zatının güzelliğini düşünüp tefekkür eden insan son olarak faydalanıp kullandığı her nimet için Allah`a bu güzel nimetleri kendisine bahşettiğinden dolayı teşekkür etmelidir. Bu insanın üzerinde bir yükümlülüktür. Nimetin hakkıdır. Zira her nimet hamda layıktır. Yani hamd ve şükür nimeti tezyid eder. Hem nimetin fazlalaşmasına sebep olur hem de insanın Rabbine karşı vazifesini yerine getirmesine vesile olmuş olur. Unutulmamalıdır ki “Şükür, nimeti değil nimeti vereni görmektir.” (Şibli) Nimete şükredip görmek; Allah`a şükredip tecellisini görmektir.

Üstad Bediüzzaman asıl nimet vericiyi unutup tablacıya teşekkür eden insanları şu misalle ele almıştır;

“Bir padişahın kıymettar hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece belahat ise, öyle de; zahiri mün-imlere medih ve muhabbet edip mün-imi hakikiyi unutmak ondan bin derece daha ahmaklıktır.”

Evet, insan olarak çoğu zaman nimeti alırken asıl nimet vericiyi unutma gafletinde bulunuyoruz. Burada üstadın ele aldığı örnek manidar. Lakin yukarda üç vazife olarak ele aldığımız maddeler görüldüğü gibi çok kolay yapılabilecek nitelikte. Yani Rabbimiz bunca nimetine karşılık aslında bizden çok bir şey istememektedir. Bundan dolayıdır ki; bu hakikate rağmen O’nu unutmak üstad’ın da ifade ettiği gibi ahmaklıktır. Üstad, devamında konuyu şöyle tamamlıyor:

“Ey nefis! Eğer böyle ebleh kimselerden olmamak istersen Allah namına ver. Allah namına al. Allah namına başla. Allah namına işle.”

Bizler de diyoruz ki; madem kalpler ancak Allah`ı zikretmekle mutmain oluyor; biz de bunu biliyoruz. O zaman bunu daha da sıklaştırmalıyız. Kalbimizin, ruhumuzun, bedenimizin sıhhati için asıl sanatçıyı, nimet vericiyi unutmamak için, dünyada da ahirette de huzura erişmek için Allah’ın adıyla anmalı… O’nun adıyla vermeli… Bakarken O’nu görmeli… O’nun adıyla başlamalı ve O’nun namıyla işlemeliyiz ki asıl mutluluğu bulalım. İşte o zaman asıl mutluluğa ulaşmış oluruz…

Amine Baran / Nisanur Dergisi - Mayıs 2015 (42. Sayı)
 


 
20-05-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.