Üç Aylarda Kendine Dönmek

Aynur Sülün
Yorgunuz… Birçok koşturmacanın arasında kendimizden uzaklaşmanın yorgunluğunu yaşıyoruz. Sıradanlaşan diyaloglar, sıradanlaşan ölümler, sıradanlaşan savaşlar, sıradanlaşan ahlaksızlıklar, sıradanlaşan fikirler, sıradanlaşan günahların ortasında iman mücadelesi verirken bir yandan da manen yorgun düşüyoruz. Dinlenemiyoruz, dinleyemiyoruz kalbimizi, aklımızı, ruhumuzu… Duyamıyoruz belki de tozun dumanın arasında içimizdeki “ben”in sesini.
Yorgunuz… Birçok koşturmacanın arasında kendimizden uzaklaşmanın yorgunluğunu yaşıyoruz. Sıradanlaşan diyaloglar, sıradanlaşan ölümler, sıradanlaşan savaşlar, sıradanlaşan ahlaksızlıklar, sıradanlaşan fikirler, sıradanlaşan günahların ortasında iman mücadelesi verirken bir yandan da manen yorgun düşüyoruz. Dinlenemiyoruz, dinleyemiyoruz kalbimizi, aklımızı, ruhumuzu… Duyamıyoruz belki de tozun dumanın arasında içimizdeki “ben”in sesini.

Zorlanıyoruz… Kendimizden olmayanı tercih etmeye, bize ait olmayan bir hayatı yaşamaya, bir başkası olmaya zorlanıyoruz. Başkalarının fikrimiz, duygularımız ve maddi hayatımız için biçtiği kaftanı giymeye zorlanıyoruz.

İşte böyle bir zamanda bizi kendimize döndürmek, özümüze kavuşturmak için mübarek üç aylar imdadımıza yetişiyor. Tıpkı bahar rüzgârı gibi kalbimizin ve aklımızın üzerindeki o sisli perdeyi kaldırıp; içimizdeki cana filiz verdirmek, dal budak salmasına yardımcı olmak için geliyor… Çoğu zaman bizim adımıza karar veren o içimizdeki yabancının (nefsin) cilalı maskesini düşürmek; maddi hayatın tüm çekim gücünden kurtarmak için derman olmaya geliyor…

Yüce Rabbimiz Recep, Şaban, Ramazan gibi aylara; bazı gün ve gecelere kendimizi onarmamız için değer atfediyor. Onun içindir ki bu günlerde yapılan ibadetlere ayrı bir sevap biçiyor. Bizler bu aylarda oruç ve diğer ibadetlerle nefsin belini kırıp; dizginlerini daha sıkı tutma gücünü elde etmiş oluruz.

Üç ayların ilki olan Recep ayına nefsimizi hesaba çekerek başlayabiliriz. Bizi maddi hayata yönelten, kötülüğü emreden nefsimizi… Aslında her türlü telkinini kendi sesimiz zannettiğimiz, kendimizle karıştırdığımız nefsimizi… Fıtratımızdan uzaklaştırmak için var gücüyle çalışan, topraktan olan cismimizin hesabına iş gören, dünya ve ahiret dengesini kaybedelim diye şerri, hayır gibi maskeleyen nefsimizi hesaba çekmeliyiz. Onun sesiyle fıtratımızın sesini ayırt edemeyecek kadar bulanmış olan kalp ve aklımızı tövbelerle parlatmalı; o iki ayrı sesi ayırt edebilecek bir olgunluğa sahip olmaya çalışmalıyız.

İnsanın kendisine (fıtratına) yabancılaşması, yabancıyı (nefsi) da kendisi zannetmesi olayını en fazla ele alan kişiler ariflerdir. Batılı filozoflar insanı tarif ederken her biri parçacı olarak yaklaşmış, bütünü yakalayamamıştır. Kimi sadece maddi yanıyla, kimi düşünen, kimi hislenen, kimi itiraz eden, kimi de siyasi yanıyla tanımlamış. Yaptıkları her tarif eksik kalırken, İslam arifleri insanın hem maddi, hem de manevi yanına işaret etmişler. Üstelik insanı “insan olma makamından” aşağıya çeken nefsiyle; kemale çeken fıtratını açıklamışlar. İnsanın kendisi olmayan nefsinin yönlendirmesiyle hareket etmesini “kendine yabancılaşma, kendinden uzaklaşma” olarak tarif etmişler.

Mevlana hazretleri diyor ki; “İnsanın yarısı göğe aittir, yarısı yere; yarısı melekutidir, yarısı toprak; bu tezat her zaman vardır ve insan sürekli sürçer, bazen bu taraftan, bazen o taraftan gider; bazen aşağıya, bazen yukarıya… İnsanın içinde devamlı bir çekişme vardır.”

Nefis devamlı insanı dünyevileşmeye, kişisel menfaatlere ve git gide hayvanileşmeye doğru çeker. Fıtratımız ise bizi “Hakikati aramaya, Allah’a tapmaya, üretmeye, ilime, hayra ve fazilete” çağırır. Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmaya davet eder. İşte biri asıl kendimiz olan; diğeri de içimizdeki yabancı olan nefsimizin isteklerini birbirinden ayırt edebilmenin yolu; birbiriyle devamlı çekişen bu iki gücü tanımaktan geçiyor. Üstelik yaşadığımız çağda nefisle anlaşmalı çalışan, devamlı onu dürten onlarca etkenin arasında kalan müminler olarak daha dikkatli olmak durumundayız.

Yine Mevlana hazretleri insanın nefsini, Leyla- Mecnun hikâyesi üzerinden açıklıyor ve diyor ki; “Mecnun’un devesi yeni doğum yapmış olduğundan yavrusuna karşı şiddetli bir bağlılığı vardır. Mecnun bu deveyle Leyla’nın yanına gitmeye karar verir. Yola düştükten bir süre sonra Mecnun Leylan’ın hayaliyle elindeki yuları düşürür. Yuların kontrolsüz olduğunu fark eden deve yönünü değiştirip eve doğru yol alır. Çünkü oda biricik yavrusunun hayalindedir. Mecnun bir ara kendine geldiğinde bakar ki tekrar evine dönmüş.  Deveyi yeniden çevirip Leyla’ya doğru yola koyulur, bir süre sonra devenin yuları yine gevşer ve aynı olay birkaç kez tekrarlanır. Mecnun en son deveyle gitmekten vazgeçip, yürümeye karar verir.” Mevlana bu olay için diyor ki; “İnsanoğlu Mecnun’un devesiyle çekişmesi gibi nefsiyle çekişmede... Bazen deve, bazen Mecnun galip gelmekte... Gaflette kalırsan bir an geride bulursun kendini, uyan!”

Bizler de ahiret diyarına, şu geçici diyardan azık hazırlamakla yükümlü birer yolcuyuz. Kendimiz olan fıtratımız bizi diğer alem için azık hükmünde olan kulluğa yönlendirirken; nefis ise yolcu olduğumuzu unutturma ve gaflete daldırma gayretindedir. Gerisin geriye dönmemek için kendi sesimizi duymak, kendimize dönmek, nefsin dizginlerini sıkı tutmak durumundayız.

Allah Resulü (SAV) “Ben bu dünyada bir ağacın altında gölgelenmekte olan ve bir süre sonra yoluna devam edecek olan bir yolcu gibiyim.” buyuruyor.

Yine Mevlana hazretleri diyor ki;

“Başkasının arsasına ev dikme!
Kendi işini kendin yap, yabancının işini yapma
Kimdir yabancı? Senin toprak bedenin!
Ki onun içindir bunca kederin!”


İşte insan ömür boyu kendi için çalıştığını zannediyor, kendisini hesaba çektiğinde bakıyor ki birçok işi belki de kendisine yabancı olan nefsi için yapmış. Allah’dan olan ruhunu fazlaca ihmal edip; yatırımını yanlış yere yapmış.

Her olayda, her durumda çeşitli kararlar alıyor, tavırlar sergiliyoruz. Bu kararlarımızda hangi yanımızın ağır bastığını ancak kendimizi muhasebe ederek tesbit edebiliriz. Nefis yapılan hayırlı işlere dahi fesat karıştırmaya, onu kayba dönüştürmeye çalışır. İnsanı sevince götürüp; anlık gafletle başarılarını kendi aciz benliğine bağlamaya çalışır. Şükürden uzaklaştırıp ihlasla yapılan işi enaniyetle perdelemeye gayret eder. Bu sinsi düşmana karşı onu tanımak, ona karşı alınacak tedbirleri daha isabetli kılacaktır inşallah.

Gelin bu ay nefsimizi muhasebe edelim, içimizdeki bu yabancının sesini oruçlarla kısalım. İçimizdeki hakikatin sesini duymaya çalışalım. Kendimize dönüp; kendimizi tanımaya, kendimizi dinlemeye çalışalım. Güzel bir dönüşle Şaban ve Ramazanı karşılayalım inşallah.

Aynur Sülün / Nisanur Dergisi Mart 2017 (64. Sayı)
 
11-03-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.