Üşüyen Muhacir Yürekler

Esra Gülşahin
Meryem’i bu dereceye getiren neydi? Hz. Meryem’in en belirgin özelliklerinde aramalıyız bu soruyu. Şüphesiz iffeti ve ibadetiydi. Bir kadın için en önemli iki özelliği görüyoruz. Bizler de Meryem’in hayatını kendimize ayna tutup açıkta kalan yanlarımızı bu özelliklerle örmeliyiz.
Kirli dünyanın, ayaklar altına alınası bencil cahilliğin savaş çığırtkanlıklarında, tek masum olan çocuklar... Büyük adam(!)ların, kravatlı cahillerin kurguladığı ölüm senaryolarında bir tek düşünemedikleri ‘insanlık`! O insanlık ki, düşünülmediği/hesaba alınmadığı zaman esfel çukurlarından bize yansıyacak olan şeytani yüzler... Eli kanlı katiller, vicdan pazarlığında ucuza satılan hainler…

Suriye... Kan kaybedişinin kaçıncı yılında? Çocuk ölümlerinin kaçıncı yaşında? Çocuklar kan şekeri içerlerken, sağımızda Aylan, solumuzda Halaf olduktan sonra bu savaşın zaferi neye yarayacak?

Çocuklar kurşunlardan ölüm toplarken, buna sebep olan sorumluların yaşama sevinci/sebebi neyle özetlenebilir? Böylesine canileşecek ve yıllara hüküm sürüp kaydedişleri görmeyip koltuğa sevdalananların akıbeti nice olacak acaba?

Sorular uzayıp giderken tek alınamayan cevap, çocukların daha ne zamana kadar ağlayacakları...

Tek başına ‘Suriyeli çocuk` bile hüznü barındırıyor içinde. Mülteci ıstırabıyla boğuşurlarken kıyılardan çocuk cesetleri toplanıyordu. Mülteci soğukluğuyla büyürlerken köşe başlarında mendil satıyor, sokaklardaki halleri anlatıyordu, melallerini... Duruşları mazlumluk akıyordu, mazlumluk kokuyordu. Kalmak ve gitmek arasındaki izahı, Aylan ve orda bombaların altında can veren çocuklar yapmıştı aslında. Her halükarda acı düşüyor payelerine ve onlar üşüyorlardı...

Bilmiyorum onlar üşüdükleri kadar bizi de üşütüyorlar mı? Yoksa onlara tebessüm cimriliği yapan adamlar mıyız ya da onlara baktığımızda ‘Suriyeliler böyle...` diye başlayan cümleleri söyleyenlerden miyiz?

Suriyeli çocukların gözlerine baktıkça özümüze dönmüyorsak, bir gözyaşı yoksunluğu yaşıyorsak o zaman biz vicdanı yitirmiş adamlarız... Özümüze dönüp bir ensar profilini deklare etmiyor, ondan da öte merhametçe yaklaşamıyorsak biz ölmüş adamlarız... Ölmeyen insanlığımızı konuşturmak, bizim gölgemizle ısınmak isteyen muhacir yüreklere güneş olmakla olacaktır. Ölmeyen vicdanımızı diri tutmak, muhacir kalplere; kalplerimizde sevgi yumağına dönüştürecek bir kördüğümle bağlanmayla olacaktır.

Niye mi yazıyorum bunu? Acıları üzerinden edebiyat yapmak değil derdim! Bir yandan Aylan’ın resmine bakıp, diğer yandan yazıyorum. Ama biraz önyargılarımızdan, vicdansızlığımızdan, insansızlığımızdan, Müslümansızlığımızdan soyutlanalım istiyorum. En son ki olay artık yüreğe öyle bir oturdu ki, kelam ar etmekte, dil kalemin başını önüne eğip kelam üretememekte ve lisan acizliğiyle konuşamayıp sükûta bürünmekte!

Evet, bir anne ve iki çocuğun öldürülüşü, hayvanla kıyaslanmayacak kadar ve vahşetle de izah edilemeyecek kadar büyük bir çirkinliği gösterdi. Yer, gök dile gelip konuşsa, masivanın maviliği karaya çalar, yıldızların süsü başlara düşen bir taşa dönüşürdü. Emani, ‘eman’ dilemişti fakat onun için tek emin yer tabut oldu. Güven, insanlık, dindaşlık umuduyla evsiz yerden evlere göç etmişti ancak kabul etmedik, taşıyamadık, ağırlayamadık. Ve tabutla olmayan evine gönderdik.

Biz bu insanlarla birlikte yaşayan, birlikte büyüyen aynı sokakları birlikte yürüyenleriz. Herkesin anısı vardır bir muhacir yürekle... Fakat onlara olan ilginin boyutu sadece ‘karşılaşmadan’ öteye gitmiyorsa onun bir anlamı yoktur.

Televizyonlarda zulmün karelerini izleyip de çocukları gördüğümüzde dayanamadığımız, gözyaşı olup aktığımız, dualara durduğumuz çocuklar yanı başımızda... Her karşılaşmamız bir şefkat yumağına dönüşmüyorsa, eller başlara değmiyorsa, ceplerimiz konuşmuyorsa biz insan fakirliğinde bitenleriz. Sadece uzaktan sevmekle, uzaktan gözyaşı ısmarlamakla olmaz! Yürekteki gerçek acı yanı başındaki mazluma sergileyeceğin tavrında belli olur oysa...

Zaten kendilerini belli ediyorlar. Gözlerindeki mahmurluk, yaşlarına ağır gelen acılar simalarını belli ettirirken duyarsız kalmak, arsız olmaktır. Hele ki yamalı kıyafetlerindeki mahzunluk ifadesi ve çıplak ayaklarındaki yırtık ayakkabılarla dahi gönülleri etkilemiyorsa aksine; kirli önyargıların hedefi haline getiriliyorsa o halde söyleyecek kelam da bulunmaz. Onlar bu halleriyle kirlenmiş insanlığı aklamaya çalışan neferlerdir aslında... Onlara karşı bakışımız bizi ya aklayacak ya da karalayacak...

Aylan’ın cesedi, Halaf’ın on aylık masumluğu ne çok şey anlatmıştı. O masumluktan sonra bile hala yürekteki akışlar değişmemişse, o yüreğin derinliğinden bir şey anlaşılmamış demektir. Şimdi her gördüğüm Suriyeli çocuk bir Aylan oluyor, bir Halaf oluyor gözümde. Sanki dokunmazsam onlara Halaf bakışı canlanacak bana...

Bir çocuğun ne suçu olabilir ki? Yazgısı buraya düşmüşse, ona bir de Müslüman kardeşi vurursa kime dönecek yüzü... Çizgide devrim yapmış Hanzala gibi küsmüşlüğe mi oynasın rolü? Arkasını dönse Hanzala, yüzünü dönse Halaf oluyorlar... Ve biz şahit olurken hallerine, ahrette elbette sorgulanmaya duçar kılınır benlikler...

Her Suriyeli çocuk bizim gözbebeğimiz, savaştan kaçmış mazlumluğumuz, çaresizliğimiz, paramparça olmuş halimiz, acizliğimiz olmalı... Ümmet, savaş çocuklarının aynasına bakıp kendi acizliğini görebilmeli. Onların durumu; tembelliğimizin, aşina olup vurdumduymazlığımızın, bir gözyaşı döküp yine dünyaya dalışımızın sonucudur... Onlara yönelmek ahiret kazancımızın meyvelerini hazırlarken, sırt çevirmek en büyük kaybedişin sebebi olacaktır.

Onlarla her karşılaşma kötü söze değil; iyiliğe, şefkate, merhamete, belki de utanmaya kapı açsın. Ellerimiz başlarına sevgiyle değdiği gibi ceplerimize de değsin. En nihayetinde bir çocuk ilgi ve merhameti ister bir de eline tutuşturulacak parayla sevinir. Ama kendi çocuğunuza verdiğinizde dahi kabul etmeyecek küçük bozuk paralarına değil, en büyüklerine gitsin eller. Yüreği büyük olanın, merhameti de büyük olur! Bir çocuğun gülüşüne sebep olmak, sevincine neden olmak isteyen, Suriyeli çocukları görmeli... Onların narin yürekleriyle şefkat kanatlarını örmeli... Kravatlı cahiller onlara ölüm verirken, hicrete zorlarken, oyun zamanlarını ellerinden alırken bizim onlara vereceğimiz sevgi, merhamet, şefkat olmalı. Kravatlı cahillerle aramızdaki en büyük fark budur zaten, bu olmalı. Biz Suriyeli çocuğun gözyaşından ihtiyarlaşmış çizgilerini, tebessüme çevirebiliriz bir nebze de olsa...

Her Suriyeli yüreğe baktığımızda Emani/Halaf gelsin aklımıza... Az biraz insanlık kalmışsa o kâfi gelecektir inşallah!

Esra Gülşahin | Nisanur Dergisi | Ağustos 2017 | 69. Sayı

 


 
15-08-2017 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.