Var mısınız Unutmaya?

Hacer Sara Arslan
Haydi! Unuttuklarımız arasına; kardeşlerimizi incitmemek adına, onlardan gelen kötülüğü ve bizden sadır olan iyiliği de katalım...
Unutmak, birçoğumuzun mustarip olduğu bir hastalık! Ve çoğu zaman olumsuz bir algı uyandırır zihinlerde. Zira bazen önümüzde bir engel teşkil ediyor, bazen de işlerimizde aksaklık oluşturuyor... Dünyevi meşgaleler o denli istila etmiş ki beyin hücrelerimizi, nisyanın ellerinde cevelan ederken asıl sorumluluklarımızdan da oluyoruz. Bir bakmışız ki gün bitmiş ve biz zikrullahı unutuvermişiz!

İnsan, ortalama 18 yaşından sonra zayıflayan beyin hücrelerinin etkisiyle gittikçe unutmaya başlar. Sevdiklerini aramayı unutur ya da işyerine giderken toplantısı için en lazım olan dosyayı... Verdiği sözü unutur ya da verilen sorumluluğu... Ve ‘ne yapsam da unutmasam’ın derdine düşeriz...

Ama unutmadığımız şeyler de var... Bir kardeşimizin -kasıtlı ya da kasıtsız- bize yaptığı kötülük! Bir kardeşimizden menfi bir söz işittiğimizde, ne kadar da tıkırında çalışıyor beyin hücrelerimiz... Aradan beş yıl geçiyor, hala unutmamışız... Kalbimizde asla yer edinmemesi gereken ‘kin’ ne kadar da çabuk kaplamış her yanımızı!

Affetmek ve unutmak deyince, bu konudaki önderlerimize bir göz kırpalım, ne dersiniz?

Mesela Hz. Yusuf (AS). Öz kardeşlerinin kendisine yaptığı zulümden sonra onları affedip kötülüklerini unutması... Efendimiz (AS)`in, âli yüreği ve engin şefkatiyle azılı müşrikleri, fetih gününde affetmesi... Ve amcasını şehid eden Vahşi`ye olan tavrı...

Hz. Ebubekir (RA)’in iffetli kızı, sevgili annemiz Hz. Aişe`ye zina iftirası atanlardan biri de, Sıddık-ı Ekber`in düzenli yardımda bulunduğu bir sahabe idi. Çok çirkin ve ağır bir iftiraya karşılık kendisi sadece yardımı kesiyor. Kızımıza zina iftirası atıldığını ve bizim vereceğimiz tepkiyi bir düşünelim... Ve ayetin ikazıyla bu yaptığından da vazgeçiyor...

Rabbimiz kötülüğü ‘En güzel tarzda’ yani iyilikle savmamızı isterken; biz bırakın iyilik yapmayı, kötülüğün misliyle karşılık veriyoruz.

İttiba etmemiz istenen ve yollarında yürürsek kardeşlik, şuur ve bilincinin tez elden tesis edileceği kesin olan diğer mübareklerin hayatlarına da bakalım. İşte o zaman duyacağız; aslında ‘kötülük’ bile diyemeyeceğimiz kadar küçük meseleleri unutmayıp dağ gibi yapan nefsimizin bize fısıldadıklarını...

“Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.” (Araf / 119)

Af yolunu tutmak hiçbir zaman zarar getirmemiştir. Özellikle kadınlar, birbirlerine yaptıkları kötülükleri asla unutmazlar. Çocuklarının kavgası bile iki Müslüman arasında adavete dönüşebiliyor. Kulağıyla duymadığı halde, gıyabında kendisi aleyhine bir söz duyduğunda hemen içi kin ve nefretle doluyor. Kardeşiyle bir yerde karşılaşsa bir de bakıyor ki, kendisine küsmüş, haberi yok!

Allah`ın makamını yüce kıldığı ve sair ayetlerde övdüğü kul, nefsinin dizginlerini eline almış ve her ne kadar kötülüğü unutmak ağır gelse de bunu başarabilen kuldur. Zaten nefse ağır geldiği için ‘salih bir amel’ kapsamında değerlendiriliyor. Bilmez miyiz ki, nefsine söz geçiren kurtuluşa ermiştir? Peki ya kurtuluşun izzeti?

İbn-i Abbas’tan rivayetle “Kişi bir haksızlığı affettiğinde muhakkak Allah onun izzetini artırır.”

Unutmamız gereken bir durum daha var ki, bu da en az diğeri kadar zorlandığımız bir durum!

Her şeyi unutabildiğimiz halde, yaptığımız iyilikleri de hiç unutmayız. Gerçekten de bu konuda unutkanlığımız yok, hafızamız müthiş tıkırında!

“Yıllar önce seni evimde ağırlamıştım.”
“Şu an düzenli bir işin varsa benim sayemdedir.”
“Sana ettiğim yardımlarla kendine gelebildin.”
“Hastalandığında seni hastaneye götüren bendim” gibi hatırlatmalarla karşı tarafa minnet duygusu hissettirip ezmeye çalışmak... Ve bu iyiliğin neticesinde, hele ki büyük bir iyilikse, bir ömür karşılık bekleme, pohpohlanma, övülme çabaları...

Bu, Müslüman ahlakı değildir. Hiç bir peygamber irşad ettikleri kavimlerini minnet altına sokmamışlardır. Efendimiz, Müslüman olsun ya da olmasın, herkese yüklü miktarda infakta bulunmasına rağmen hiç bir zaman bunu ima edecek bir söz söylememiştir.

İnsanın acelecilik vasfından da kaynaklanan, ‘karşılığını hemen alma’ içgüdüsüyle, bazen muhatabına “Keşke bu yardımını kabul etmeseydim” dedirtecek kadar başa kakmalar ya da iğneleyici sözlerle bunu belirtmeler de sık yaşanıyor. Bu durumda yapılan iyilik kıymetsizleşiyor, sevabı azalıyor hatta riya bulaşacağı için harama ve şirke kadar gidebiliyor.

“Mallarını Allah yolunda harcayıp, daha sonra verdiklerini başa kakmayanların, kalp kırmayanların, Rableri yanında mükâfatları vardır. Onlar için hiçbir korku ve üzüntü yoktur.” (Bakara / 262)

Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:

“Allah-u Teâlâ şu üç kişinin yüzüne bakmaz, onlar için acıklı bir azap vardır;

1- Eteklerini yerde sürüyerek yürüyen kibirli kimse,
2- Verdiği bir şeyi başa kakan kimse,
3- Yalan yere yeminle malını satan kimse.” (Müslim, Nesai)

İyilikler Allah için olduğuna göre, O (CC) bilsin yeter. Kötülükler her ne kadar da canımızı yaksa da, O (CC) derman olsun yeter...

Haydi! Unuttuklarımız arasına; kardeşlerimizi incitmemek adına, onlardan gelen kötülüğü ve bizden sadır olan iyiliği de katalım...

Var mısınız? Vahdet için, kardeşlik için, ukbaya hayırlı bir yolculuk için ‘unutmaya’!

Hacer Sâra Arslan / Nisanur Dergisi - Aralık 2015 (49. Sayı)
 
23-12-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.