“Ya Bakî, Entel Bakî”

Amine Baran
Muhabbetin tek mercii âlemlerin Rabbi olan Allah`a racidir. Yaratanı bırakıp yaratılanı sevmek insanı sahili selamete çıkarmaz. İşte tam da burada “Allah`ı bulan neyi kaybeder, Allah’ı kaybeden neyi bulur” sözü manidardır.
Allah katında insan, mevcudatta var olan en değerli mahlûktur. Her zerresi sayısız nakışlarla işlenmiş, sayısız nimetlere derç edilmiş ve sayısız kabiliyetlerle donatılmış… Bu kabiliyetler arasında bulunan ve en mükemmellerinden bir tanesi olan hiç şüphesiz istidad-ı muhabbettir.

İstidad-ı muhabbet; yani sevme kabiliyeti... Konu “istidad-ı muhabbet” olunca biraz durup düşünülmeli belki... Acaba bu kabiliyetin karşılığı nedir? Nimet olarak görülmesi gereken bu mükemmel kabiliyetin asıl mercii kimdir? Ve ne şekilde kullanılmalıdır? Evet, düşünülmesi gereken noktalar bunlar. Bu kabiliyeti neye, nereye harcadığını ve nasıl kullandığını uzunca bir tefekkür etmeli insan...

Bu kabiliyet insana sınırsız harcayacağı bir nitelikte verilmiştir. Bu sebepledir ki; insan bu nimeti, içinde bulunmuş olduğu dünya nimetlerinin tamamına tasarruf edebilir. Hangi yönde kullanacağı insanın kendi inisiyatifine bırakılmıştır.

Kimi insan bu kabiliyetin varlığından haberdar olup dünyanın boş ve geçici eğlencelerine harcamazken, kimi insan ise böyle bir nimetten bihaber bir şekilde dünyaya ve içindekilere karşı aşırı bir muhabbet besler. Sanki dünya hiç yok olmayacakmış, eğlenceler hiç bitmeyecekmiş gibi onlara bağlanır. Dünyayı bir cennet bahçesi gibi görür. Hiç farkında olmadan o güzel duyguyu etrafındaki her şeye dağıtır. Fazlasıyla zayi eder. Allah-u Teâlâ’nın o mükemmel, sonsuz ve sınırsız nimetini geçici ve baki olmayan dünya ve içindekilere harcamakla israf eder. Asıl sevgiliyi unutmuş olmanın verdiği ıstırabı sürekli çeken bir insan halini alan kişi, kendine yazık etmiş olur. Boşa harcadığı o sevginin manevi boşluğunu hiçbir şey, dolduramaz. Sevdiği şeylerle haşr olunmaya mahkûmdur. Zira o hiç geçmeyecek, yok olmayacak gibi bağlandığı, muhabbet ettiği dünyalık her ne varsa onu yavaş yavaş terk eder. Aynı gençliğinin onu göz açıp kapayıncaya kadar terk etmesi ve bırakması gibi…

Evet, şu bir gerçektir ki; insan gençliğine aşırı muhabbet duyar ve gençliğinin yaşlılığa inkılap etmesini bir türlü kabul etmez, etmek istemez. Lakin gençliği, onu zamanı geldiğinde bırakır. Dünyaya ve içindekilere duymuş olduğu sevgiyle yenik düşen insan, kendini buna hazırlamadığı, hatta hatırına dahi getirmekten çekindiği için onda manevi bir azaba medar olur. Kalbinde manevi yaralar oluşur. Muhabbet ettiği şeylerden ayrılmak o insana acı verir. Ve artık o insan sürekli bir huzursuzluk hali içeresinde olmaya mahkûmdur. Çünkü insan muhabbetin asıl sahibini unutmuştur. Sınırsız sevgisini baki olan Allah`a değil, fani olana sarf etmiştir. Hâlbuki o mükemmel istidad-ı muhabbet hiç şüphesiz baki olan Allah-u Teâlâ’ya tasarruf edilmeli ve O’na yöneltilmelidir…

Üstad Bediüzzaman, “Lemalar” adlı eserinde bu konuyu en güzel vechiyle şöyle izah ediyor:

“O azabı çekmekle kabahat, kusur ona (insana) aittir. Çünkü kalbindeki hadsiz, istidad-ı muhabbet, hadsiz bir cemali bakiye, malik bir zata tevcih etmek için verilmiş. O insan, onu su-i istimal ederek o muhabbeti fani mevcudata sarf ettiği cihetle kusur ediyor ve kusurun cezasını firakın azabıyla çekiyor.”

Evet, üstad’ın da ifade ettiği gibi insan, bu güzel kabiliyetini su-i istimal edip Allah`tan gayrısına sarf etmesi sonucunda kusur işlemiştir. Bu kusurun cezasını hem maddi hem de manevi olarak çekmeye de müstahak olmuş olur.

Sevginin çoğunluğunu Allah-u Teâlâ’ya sarf edip imanını zedelemeyecek şekilde fıtri ihtiyacı olması hasebiyle çok cüz -i bir miktarını da dünyaya harcaması gereken o insan, muhabbetin tamamını lehviyyata harcayarak bir nevi Allah`a muhabbet duyabilme duygusundan mahrum kalmıştır. Bu mükemmel duygudan mahrum kalan insan, dünyada ve ahirette karşılaşacağı her musibetten kendisi sorumludur. Zira bu mahrumiyet neticesinde Allah`a kulluk vazifesini de yerine getiremez ve Allah`ın emirlerine hakkıyla riayet edemez.

Kulluk vazifesini yerine getiremeyen insan, istidad-ı muhabbetin yanlış kullanılışının neticesi olarak Allah`ın teveccühünden mahrum olmakla beraber sevgisine mazhar olamaz. Allah`ın sevgisine mazhar olamayan kişinin, insanlar arasında da sevilmeyen bir insan olması kaçınılmazdır. Bunu kudsi hadiste de en güzel şekliyle anlamak mümkündür. Nitekim Allah-u Teâlâ bir kulunu sevdiğinde Cibril (AS)`i çağırır ve “Ben filancayı seviyorum, sen de onu sev” diye buyurur. Cibril onu sever ve gökyüzünde seslenir; “Allah filancayı seviyor, siz de onu sevin” der. Bunun üzerine gök ehli de onu sever. Sonra yeryüzündekilerin kalbine ona karşı bir yakınlık duygusu yerleştirilir. Allah bir kula buğz ettiğinde de Cibril (AS)`i çağırır. “Ben filancaya buğz ediyorum sen de ona buğz et” diye buyurur. Cibril ona buğz eder, sonra gök ehli arasında; “Allah filancaya buğz ediyor siz de buğz edin” diye seslenir. Böylece gök ehli de ona buğz eder. (Muvatta, Şa`r: 15)

Kalbinin yönünü Allah`a çeviren insan, Allah`ın muhabbetinin güzelliğini tatmıştır. Manevi huzura erişmiş o insan sevdiği her şeyi, herkesi Allah rızası için sever. İstidad-ı muhabbetini Allah`a yöneltmenin neticesi olarak ibadetlerini aşkla, muhabbetle ifa ederek Allah-u Teâlâ’nın lütfuna mazhar olur. Hem dünyasını hem de ahiretini kurtarmış olur.

Hâsılı kelam; muhabbetin tek mercii âlemlerin Rabbi olan Allah`a racidir. Yaratanı bırakıp yaratılanı sevmek insanı sahili selamete çıkarmaz. İşte tam da burada “Allah`ı bulan neyi kaybeder, Allah’ı kaybeden neyi bulur” sözü manidardır... Yani kendi kendine ıstırap veren, acı çeken insan bu kusurdan bir an önce kendini tecrid etmelidir. Sevgisini doğru tarafa çevirerek dünya ve içindekilerin kendisini terk etmesine fırsat vermeden onları terk etmeli ve sonsuz beka sahibi Allah-u Teâlâ’ya sarf etmeli, O’na yönelmelidir.

Ve “O`nun vechi ve zatı hariç her şey yok olacaktır” (Kasas / 28-88) ayetini baz alarak, “Baki olan yalnız Sensin masiva fanidir. Fani olan elbette baki bir muhabbete ezeli ve ebedi bir aşka ve ebed için yaratılan bir kalbin alakasına medar olamaz” manalarını içeren ‘ya baki entel baki*’ cümlesini diliyle tekerrür etmelidir. Ta ki; istidad-ı muhabbet vesilesiyle sahili selamete kavuşsun...

Ya Rabbi alakayı kalbimizi sana çevir… Senden başkasıyla kalbimizi meşgul etme... Ya Bâkî, Entel Bâkî… (âmin)

Vesselam...

* “Ey beka sahibi olan! Bâkî (son bulmayan) ancak Sensin!”

Amine Baran / Nisanur Dergisi - Şubat 2015 (39. Sayı)
 


 
28-02-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.