Ya Erhamerrahimin

Rumeysa Durmaz
Ey unutmayı da bir nimet olarak, kullarına bir lütuf olarak yaratan Rabbim! Sen bizlere böylesine merhamet ederken, bizler nefsimize ve şeytana uyduk ve Seni unuttuk!
Ya Erhamerrahimin biz geldik! Biz, günahkâr kulların… Biz, ne için yaratıldığını unutmuş, nereden geldiğini ve nereye gideceğini unutmuş, nerede bulunduğunu unutmuş gafil kulların…

Ey merhametlilerin en merhametlisi Rabbim! Sen bizlere rahmetinle muamele etmezsen şüphesiz ki bizler kaybedenlerden olacağız. Zira amellerimiz kaybedenlerin, hüsrana uğrayanların amellerinden başkası değil!

Sen ki âlemi bizim, bizi ise kendin için yarattığını buyuruyorsun. Ey bu âlemi bir ibadethane, ahiret azığını kazanmak için tek fırsat yeri olarak yaratan Rabbim. Bizler ne için yaratıldığımızı unuttuk. Geçici olana gönlümüzü bağladık, baki olana ise sırtımızı döndük.

Sen ki her an gözümüzün önünde olmasını dilediğin için ölüm vaktimizi bize bildirmedin. Biz ise ölümü düşüncelerimizde bile tutup en uzaklara fırlattık. “Zaten öleceğiz, bari aklımıza getirmeyelim de yaşadığımızdan bir şey anlayalım” dedik. Ömer-ul Faruk’un; “nasihat isteyene ölüm yeter” tavsiyesini unutarak…

Ölümü ve ölüm anının dehşetini unutunca, kabrin dehşetini, mahşerin dehşetini, hesabın dehşetini, her birimizin uğrayacağı ve birçoğumuzun çukurlarına yuvarlanmaktan kurtulamayacağı cehennemin dehşetini de unuttuk!

“Rabbimiz merhametlidir” dedik çünkü. “Günahlarımız ne kadar çok olsa da, annenin çocuğuna duyduğu merhametten yetmiş kat daha merhametli Rabbimiz var bizim! Hem biz La ilahe illallah dedikten sonra ne kadar günahkâr olsak da ateş bize belirli bir süreden fazla dokunmaz ki” dedik lanetlenmiş İsrail oğulları misali. Tabi tüm bunları derken, “şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın” (Lokman / 3) ayetini de unuttuk!

Ey unutmayı da bir nimet olarak, kullarına bir lütuf olarak yaratan Rabbim! Sen bizlere böylesine merhamet ederken, bizler nefsimize ve şeytana uyduk ve Seni unuttuk!

Hayır, hayır vallahi unutmadık! Her ne kadar unutmuşçasına yaşasak da, aklımıza getirmekten ödümüz koptuğu içindir. Her zaman içimizde, köşelerde bir yerde durup içten içe bizi tehdit ediyor, akıbetimizi hatırlatıyor tüm bunlar. Çünkü her birimiz amelimizi biliyoruz ve sadece kendimizi kandırıyoruz. Çünkü dünyaya öylesine bağlanmışız ve öylesine uzun emelliyiz ki, bildiğimiz halde unutmak istiyoruz. Sanki biz unutunca –haşa- Sen de bizi, amellerimizi unutacakmışsın gibi…

Seni zikretmemiz için verdiğin dil ile gıybet etmek suretiyle zehir saçtık. Midelerimizi tıka basa doldurmak suretiyle ibadetin lezzetinden gafil olduk. Küçücük bir hayırlı amelimiz olsa, onu da nefsimize pay çıkarmak suretiyle gurur ve kibir bataklığında çamura buladık. Dağların taşıyamayacağı günahlar yüklendik de, burnumuzun ucuna konan, bir parmak hareketiyle kendimizden uzaklaştırabileceğimiz küçük bir sivrisinek kadar gördük. Dünya işleriyle uğraşımız çok uzun sürdüğünden namazlarımızı kısaltmakta da bir sakınca görmedik…

Namahreme karşı örtmemiz gereken ziynetler, indirmemiz gereken bakışlar verdin ama emrine uymadık. Bazılarımız tesettürü başörtüsünden ibaret sandık ve yarım yamalak örttüğümüz rengârenk başörtümüzden deve hörgücü gibi topuzları da eksik tutmadık. Allah’ım bizler ne kadar gafiliz ki birçoğumuz bu halimizle dahi “başörtüsü mücadelesi veriyoruz” diyerek “İslami tesettür budur” dercesine bilmeyen insanların kafasını da bir güzel karıştırarak yıllarca ön saflarda durduk.

Bütün mahlûkat Senin varlığına ve birliğine işaret ederken biz, bir damla su ile yoktan var ettiğin, verdiğin aklı doğru kullanmaktan aciz bir kısmımız varlığına deliller aradık. Seni idrak edebilmemiz için verdiğin akıl nimeti ile haddimiz olmadan Seni sorgulayıp durduk!

“Size ne oldu ki Allah yolunda ve: Rabbimiz, bizi şu halkı zalim kentten çıkar, bize katından bir koruyucu ver, bize katından bir yardımcı ver!" diyen zayıf erkek, kadın ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?” (Nisa / 75) buyuran Rabbim! Biz Müslümanlar vahdet bilincini kaybedeli yıllar oldu… Öylesine parçalandık, öylesine koptuk ki, Müslüman kanıyla beslenen zalimler için lokmalara bölünmüş yemi andırır olduk. Ümmetin mazlumları kan ağlıyor Rabbim! Bizler ise dualarımızda bile onları unutur olduk.

Açlıktan ölen insanlar için toplandık zaman zaman. Sloganlar atmaktan sesimizin kısıldığı, boğazımızın aşındığı oldu. Sonra ise daha protesto meydanındayken açlıktan ölen mazlumları aklımızdan çıkarıp usulca bir köşeye indirerek evlerimize döndük. Mükellef sofralar kurduk ve midemizi tıka basa doldurduk.

Zalimlerin, kâfirlerin açık hedefi olan, her gün onlarcası-yüzlercesi katledilen, yine de pes etmeyip imkânsızlıklara rağmen direnen mazlumlar için de çok toplandık. “Size ne oldu ki onlar için savaşmıyorsunuz” buyuran, yapmamız gerekeni bize bildiren Rabbim! Biz, yapmamız gereken apaçık ortada dururken “kahrolsun Amerika, kahrolsun İsrail, kahrolsun zalimler! Sizlere selam olsun ey direniş erleri, direnişe devam edin!” diye sloganlar attık. Sonra da sımsıcak, kendimizi emniyette hissettiğimiz evimize, ailemizin yanına döndük. Kapımızı kilitleyip tüm tehlikelerden emin bir şekilde günün yorgunluğunu atmak için mışıl mışıl uyuyup “tatlı rüyalar” gördük…

Amacının İslam’ı yaymak olduğunu iddia eden bir güruh da çıkıp İslam’ı bir tencereye koydu, içine belli belirsiz malzemeler katıp baharatlar ekti ve çorba gibi karıştırıp durdu. Sonra adını “ılımlı İslam” koydu. Bu bir hile, bir tuzak, bir oyundu! İslam buzullardaki buzdan dağlar gibi soğuk ve sert miydi? Ya da volkanlardaki lavlar gibi sıcak ve cıvık mıydı ki bir kıvam verme gereği duyuldu ve ılıtıldı! Birçoğumuz da cahilliğinin kurbanı oldu ve onlara uydu…

***

Ey merhametlilerin en merhametlisi Rabbim! Günahlarımız, hatalarımız, gafletimiz hadsiz, nihayetsiz. Amelimiz yetersiz… Ey bize bizden daha yakın olan ve bizi bizden daha iyi bilen Rabbim! Bu halimize rağmen vermeyi dileyen Sensin. “Gelin ne istiyorsanız başkasından değil Benden isteyin vereyim. Tevbe edin kabul edeyim, af dileyin affedeyim, Bana bir adım gelin, Ben size on adım geleyim” diyen Rabbim! Gelmeye yüzümüz yok ama yine de bütün yükümüz cürüm olduğu halde geldik. Çünkü senden başka gidecek bir kapımız olmadığını biliyoruz. Eğer senin kapın yüzümüze kapanırsa açılacak tek kapının cehennem kapısı olduğunu da biliyoruz. Sen kapını yüzümüze kapatma Rabbim!

Ey günah işlediğimizde hemen cezalandırmayıp mühlet veren Rabbim! Ey bizi bir kez daha başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ise cehennemden kurtuluş olan mübarek Ramazan ayına kavuşturan Rabbim! Bu mübarek aya kavuşmayı nasip ettiğin gibi, yüklendiğimiz günahlardan tevbe etmek suretiyle kurtulmayı da bizlere nasip et.

Ölüm meleği en korkunç surette ruhumuzu kabzetmeye gelmeden önce ihlaslı bir şekilde tevbe etmeyi, dini yalnızca Sana has kılarak ibadet etmeyi, namazı dosdoğru kılmayı ve ölümü aklımızdan çıkarmamayı bizlere nasip et Rabbim!

Senin emir ve nehiylerinden gafil olmadıkları için ömürleri Yusuf-i medreselerde geçen direniş erleri değerli abilerimize tüm zorlukları kolaylaştır, onlara ve ailelerine Sen sabr-ı cemil ihsan et. Onlar ki, İslami davanın bütün yükünü omuzlarına yüklenerek direndiler, Hakk’ın savunucusu oldular. Rabbim, tağutların zindanlara tıktığı mübarek abilerimizin beraat etmeleri için elimizden geleni yapabilmeyi, onların hakkı için direnmeyi ve onların hakkının savunucusu olabilmeyi Sen nasip eyle bizlere!

Zulüm altında olan, her gün ailelerinden birileri şehid edilen Müslüman kardeşlerimiz için de ümmet bilinciyle dirilmeyi, vahdet bilinciyle bir araya gelmeyi ve onlar için emrettiğin gibi savaşmayı bizlere nasip et Rabbim!

Ya Afüvv! Sen affedicisin, affı seversin, bizleri affet. İçinde bulunduğumuz Rahmet ayı hürmetine dualarımızı ve tevbemizi kabul et. Bizleri sırat-ı müstakimden ayırma ey merhametlilerin en merhametlisi Rabbimiz... Âmin

Rumeysa Durmaz / Nisanur Dergisi

NOT: Bu makale dergide yayınlanmamıştır, Nisanur Dergisi web sitesi için kaleme alınmıştır.
 


 
21-07-2014 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.