Zalimin Zulmüne Karşı Şerefli Duruşuyla Susa

Röportajlarımız
Dağ yabanilerinin, Susa caminde ibadet eden masum, mazlum ve mustaz’af Müslümanlara reva gördükleri katliamı unutturabilecek, bunu tarihin hafızasından silebilecek bir güç bulunabilir mi acaba? Bu katliamın; mazlum, muztaz’af, Müslüman Kürt halkına zulmün sahiplerini lanetleyip dinlerine daha çok sahiplenilmesini gerektiği bilinci aşılayan bir etken olmasını, hiç kimse engelleyemedi.
Her zulüm ve katliam, yeni bir çizik atmıştır tarihin kalbine ve asla unutulmayan, silinmeyen ve üstü örtülemeyen bir yazıyla tarih dediğimiz zamanın hafızasına…

Kalbinde bir vicdan kırıntısı olan her insan, zulmün sahiplerine lanet yağdırmış, zulme uğrayan mazlumları ise hep rahmetle anmıştır geçmişten günümüze kadar…

Dağ yabanilerinin, Susa caminde ibadet eden masum, mazlum ve mustaz’af Müslümanlara reva gördükleri katliamı unutturabilecek, bunu tarihin hafızasından silebilecek bir güç bulunabilir mi acaba? Bu katliamın; mazlum, muztaz’af, Müslüman Kürt halkına zulmün sahiplerini lanetleyip dinlerine daha çok sahiplenilmesini gerektiği bilinci aşılayan bir etken olmasını, hiç kimse engelleyemedi.

Susa katliamının yıl dönümünü birlikte yaşadığımız bu ayda, söylenecek çok şey var aslında. Ancak belki de söylemekten çok yapılması gereken, onların aziz hatıralarına sahip çıktığımızı ve onların nurlu yolunu sürdürüp canımız, malımız, özgürlüğümüz pahasına terk etmeyeceğimizi göstermek olmalıdır; her zaman ve her mekânda… İki güzelden birisine ulaşma arzumuzu; göğsümüze bir nişan, secde izi taşıyan alnımıza bir iftihar vesilesi, iman dolu yüreklerimize bir teselli olarak yerleştirip hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan devam etmeliyiz yolumuza…

Evet, tam 23 yıl önce (26 Haziran 1992) Diyarbakır’ın Silvan ilçesine bağlı Susa (Yolaç) Köyü’nün camisinde ibadet eden müminler, yatsı namazından sonra mürted örgüt tarafından kurşuna dizildi ve 10 mazlum Müslüman şehid edildi, 4 kişi de yaralandı.

Susa camisinde kanları dökülen ve Rablerine kavuşanlar: Medeni, Mekki, Muhammed Zeki ve Muhammed Said Fidancı, Muhammed Emin, Adnan ve Hacı Ahmed Kantar, Molla Abdulhaluk, Muhammed Ali Uslu ve Muhammed Hüseyin Çetinkaya idi. Bu insanlara reva görülen zulüm, 23 yıldır unutulmadı, dünya var oldukça da unutulmayacak. Bu minvalde sizleri 4 şehit (Medeni, Mekki, Muhammed Zeki ve Muhammed Said) annesi Remziye Fidancı ile yaptığımız röportajımızla baş başa bırakıyoruz.

Remziye Teyze, bize oğullarınızdan bahseder misiniz? Ahlakları nasıldı?

Allah biliyor, ben bu çocukların bir kötülüğünü görmemişim. Namaz kılan, ibadet ehli kimseler idiler. Oruç tutardılar. Hani çocukluklarında yapmışlarsa bilemem, ondan ötürü yemin edemem. Hani olabilir çölde, birinin tarlasından çocukken yemişlerse bilemem, bunun dışında onlardan hiç bir kötülük görmedim. Ahlakları çok güzeldi. Saçı örgülü olsun, bir kız oldukları yerden geçse hayatta başlarını kaldırıp bakmazlardı vallahi. Bazen diyorum millet niye eziyet ediyor, vallahi çocuklarımız türbesi ziyaret edilen veliler gibiler. Niye millet böyle yapıyor?

Oğlum Muhammed Zeki “Bu sene okula gidip kayıt olacağım, artık köye gelmeyeceğim” dedi. Ben “İyidir, hele bir git, kimseyle kavga etme” dedim. Kendisi ise “Valla kim bizi döverse biz de onu döveceğiz, başımızı onlara eğmeyeceğiz” dedi.

Ortadan zincirle bağlı iki sopalı bir sopayı (Mançuka) böyle, böyle, böyle yapıyordu. “Anne, Allah için bana bak şehitlere benziyor muyum?” deyip böyle kendisine bakıyordu. Ben de “Hadi git işine ne şehit şehit diyorsun, nerede şehit olacaksınız nerede kâfir var, nerede savaş var gideceksiniz” derdim. “Hele anneme bak, sanki annem deli gibi. Valla kâfir de var, savaş da var, insan da şehit düşer” derdi.

Bize o katliam gününü anlatır mısınız?

Ben dört şehidin annesiyim, dördü de camide şehit oldu. O gün askerlerin caminin etrafını sardığını duyunca hemen camiye doğru gittim, birden tandırın içinden çıkan kişiler uzun namlulu silahları bana doğrultarak oradan kovdular. Ne olmuş diye bir daha döndüm saçağın yanından dinlemeye koyuldum. Şehit Hüseyin’in sesi geliyordu.

Şehit Hüseyin “Biz ne yapmışız ki bu zalimler ellerimizi bağlıyor” diyordu. Onlar ise Kürtçe ve Türkçe bağırıp çağırıyor ve “Hepinizi teker teker geberteceğiz” diyorlardı.

Beni görüp, bir daha üzerime yürüdüler ve beni evimin içine koydular. Birkaç defa böylece tekrarlandı.

Benzini tandıra koydular, camide onları yakaladıysalar yakaladılar, yoksa cami çevresinde bulunan evimiz ve mahalleyi yakacaklardı. Ve tarama sesleri geldi. Ta ki Şehit Hüseyin “Allah-u Ekber” dedi. Sesler kesilinceye kadar taradılar. Ben eve doğru yönelip merdivenlere yetişince birden bana da ateş açtılar. Bana değmedi önümdeki merdivene değdi. Başıma ateş açtılar ama değmedi. Nereye gideceğimi bilmez oldum. Şehit olanlar şehit oldu yaralılar ise şehitlerin altında kalmışlar kurşunlar şehitlere değdikten sonra onlara isabet ettiği için sadece yaralanmışlardı. Cami duvarları ve civardaki evler kalbur gibi delik deşik olmuştu. Ne düşündüyseniz yaptılar. Onların da başlarına gelsin…

Onların yanlarına koştuk. Medeni, “Anne” dedi. “Kimse yok mu bizi taksiyle doktora götürecek?” Onların arasında Medeni sağ kalmıştı. “Anne bir bez yok mu belimi bağlayacak” deyince onun belini bağladık yan tarafındaki yaradan kanlar fışkırıyordu. O tarafa bu tarafa gittik; kimse onları doktora götürmüyordu. Korkuyorlardı, yapamıyorlardı, yapmıyorlardı.
Medeni, “Şakir de arabayı götüremiyor mu bak işte cebimde anahtar var” deyip cebinden çıkarıp Şakir’e verdi. Mahalleden çıkarıncaya kadar Medeni de şehit oldu. Bizim başımıza gelen dağdaki kurtların başına gelmemiştir. Bu olayı yapanlar da aynısını bulsun.

Allah biliyor! Cenazelerin üzerine gittiğimiz zaman, bizim çağırıp bağırmalarımızı… Ağlıyorduk, ben kendime vuruyordum. Gün bir insan boyu yükselince bir baktık caminin yukarısında balkonlarında, kahvaltılarını yapıp gülüyorlardı. Biz bunu da kendi gözlerimizle gördük. Onlardan hiç kimse caminin yanına gelip vah-u vah etmedi. Biz kimseyi görmedik, hepsi bir tarafa çekildi. Eğer işin içinde o köylülerin parmağı olmasaydı, köylüler gidip yabancıları getirmeseydi, yabancılar gelmeyi bilmezlerdi. Köylüler gidip onları getirdi, evlerinde onlara baktılar ta ki bu olayı gerçekleştirinceye dek. Olayı gerçekleştirdikten sonra hepsi gitti, evlerini bırakıp gittiler. Birkaç yıl onlardan sonra kaldık, bu sefer korucu olarak geldiler. O köylüler kalkıp bir araya geldiler nasıl köye gidelim dediler, sonra korucu oldular. Devletin köpeği oldular. Sonra da köye geldiler, her türlü şeyi yaptılar ekinleri kaldırıp kendileri yedi, biz onlara karışmadık. Ne biz onlara, ne onlar bize selam veriyordu, ta ki zulümlerini yapıp ekinlerimizi kendilerine aldılar, yaptılar yapacaklarını...

Allah şehadetlerini kabul etsin…

Kadriye Fidancı ikinci Susa olayını anlatıyor:

Susa olayından sonra beş-altı yıl köyde kaldık daha sonra devlet gelip bizi köyden çıkardı. Dört-beş ay Silvan’da milletin evinde kaldık. Malumdur milletin evi idi, ufak çoluk çocuklarımız vardı, o şekilde devam etmiyordu. Biz de bunun üzerine köye gitmek için toplandık. Köye inen tepeden kendimizi aşağı vadiye bırakınca hepsi bir arada bizlere saldırdılar. “Allah için yapmayın! Allah, Peygamber hakkı için yapmayın! Biz evimize, toprağımıza gidiyoruz, çoluk çocuk orada burada perişan olduk” dedik, ettik etmedik durmadılar. Sonra silahlarla bizlere ateş açtılar. Yaklaşık on iki kişi kadar yaralandı. Hacı Ahmet, Hacı Hasan, kardeşleri Mahmut velhasıl on iki, on üç kişi üçü de kadın olmak üzere yaralandı. Hacı İbrahim’in eşi sırt üstü düşmüştü birçok yeri kırılmıştı ve kurşun ona isabet etmişti. Kurşun ağzına isabet etmişti. Zaten ondan sonra konuşamıyordu. Benim de dirseğime kurşun isabet etmişti. O kadar heyecan içerisindeydik, yaralandığımızı bile bilmiyorduk. Çarşafım, elbiselerim, hepsi mermi delikleri ile dolmuştu. Devlet gelip aramıza girdi. Yaralıları alıp hastaneye götürdüler, sonra kadınları da oradan uzaklaştırıp Silvan’a götürdüler. Bu kadar şey başımıza getirdiler.
Bu yaralanmaların üzerine bir de Hacı Hasan ve kardeşimin bir oğlu Suat vardı tutukladılar. Hacı Hasan yaralıydı da. Her ikisini de tutuklayıp iki ay hapiste tuttular. Onlar silahla bizi taradılar, yaralanan biz; ama devlet onları değil bizi tutukladı. Velhasıl olmadık şeyler başımıza getirdiler. Biz de kendimize durduk artık ve köy onlara kaldı.

Susa Şehitleri hakkında –onları yakinen tanıyanlar- ne dediler?

Şehit Hüseyin: Kardeşlerine en zor ve sıkıntılı anlarında sırdaş, dost ve ağabeydi. “Muvahhit Kardeşlerim” hitabını dilinden hiç düşürmezdi. Katliam günü “Hüseyin kimdir?” sorusuna, en mertçesinden ve en yiğitçesinden “Hüseyin benim!” cevabını verdi.

Şehit Molla Abdulhaluk: Zamanının çoğunu camide geçirirdi. Öyle ki saatlerce camiden çıkmadığı zamanlar oluyordu. “Bu kadar uzun süre camide nasıl kalabiliyorsun?” diye soranlara; “Benim arkadaşım camidedir, onunla sabrediyorum; o da Kur’an’dır” şeklinde cevap verirdi.

Şehit Muhammed Said: Şeyh elini benim belime koymuş ve “Allah dilerse senden güzel bir şeyh çıkacak” demiş. Evet, gerçekten güzel bir şeyh olmuştu.

Şehit Mekki: Sürekli Peygamberlerin ve Peygamberimizin hayatından bahsediyordu. “Ya Rabbim! Başımız senin yolunda gitsin, senin için, davan için, dinin için şehit olalım” diyordu.

Şehit Medeni: Allah yoluna adanmış dört kardeşten biriydi. Sadakat ve ihlasını anlatmaya kelimeler yetmiyor.

Şehit Muhammed Zeki: Aynanın karşısına geçip; “Anne ben şehit olacak yaşa gelmiş miyim?” diye soruyordu.

Şehit Muhammed Ali: Mümin dostlarının tesellisi ve sığınağıydı.

Şehit Hacı Ahmet ve Oğlu Muhammed Emin: “Sabredin ey Yasir ailesi; size cennet vardır” buyuran Efendimiz aleyhisselatu vesselamın dizi dibinde ders almış gibiydiler.

Şehit Adnan: Konuşmalarını ve sohbetlerini Üstad Sait Nursi’nin örneklemeleriyle süsleyen, tebliğ vazifesinden geri kalmayan, daima mütebessim biriydi.

Röportaj: Esengül Özkan / Nisanur Dergisi - Haziran 2015 (43. Sayı)
 


 
25-06-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.