Bismillahirrahmanirrahim
İnsan, tek başına yaşamak için yaratılmamıştır. İslamiyet’in öngördüğü ibadetlerin ekserisi de ferdi değil, toplumsaldır. Diğer insanlarla hep iç içe, hep iletişim ve etkileşim içerisinde olan insanın Rabbini razı etmesi dahi çoğu zaman bu ilişkilerdeki niyet ve ihlası ölçüsünde olmaktadır. Gerek Kur’an-ı Kerim ayetlerinde gerekse Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) söz ve davranışlarında üzerinde hassasiyetle durulan bu toplumsal ilişkilerin en başında ise komşuluk gelmektedir.
Komşuluk, öyle bir bağdır ki dil, din ve ırk ayrımı gözetilemez. Fıkıh kitaplarında dahi komşuluk haklarına özel bablar oluşturulmuştur. Çünkü insana kendi ev halkından sonra en yakın olan, en çok iletişimde bulunduğu ve en çok karşılaştığı kişiler komşularıdır.
Kur’an-ı Kerim’de komşu kelimesi için “car” kavramı kullanılır. Bu kelime; “korumak, yakın olmak, himaye etmek ve sığınmak” anlamlarına gelen “civar-mücavere” kökünden türemiştir. Tek başına kelimenin bu sözlük anlamlarına bakıldığında bile komşuluğun ne denli ehemmiyet verilmesi gereken kültürel ve ahlaki bir mevzu olduğu anlaşılacaktır.
Kur’an-ı Kerim’in konu ile ilgili emri nettir:
“Allah'a kulluk edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın. Allah kendini beğenen ve böbürlenip duran kimseyi asla sevmez.” (Nisâ Suresi, 36. Ayet) Ayet-i kerimede geçen yakın ve uzak komşudan kastın ne olduğunu ise Hazreti Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) açıklamıştır. Buna göre yakın komşu; mekânsal olarak yakınlıkla beraber, akrabalık ve din yakınlığı da olan komşulardır. Uzak komşu ise sadece mekânsal olarak birbirine yakın olan, aynı mahalleyi ve bölgeyi paylaşanlar için kullanılır.
Bu yakınlığın getirdiği kültürel öncelik, Hazreti Aişe validemizin şu rivayetinde de kendini gösterir: “Resulullah’a (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), ‘Ey Allah’ın Resulü! Benim iki komşum var. Ziyarette veya hediye vermede hangisinden başlayayım?’ diye sorduğumda şöyle cevap verdi: ‘Kapısı en yakın olandan.’” (Buhârî, "Hibe", 16, "Edeb", 28)
Hazreti Peygamber, toplumsal yapının tüm unsurlarını kucaklayan komşuluk haklarını, muhatapların konumuna göre üç gruba ayırarak şöyle buyurmuştur:
“Komşu üç çeşittir: Birincisinin bir hakkı, ikincisinin iki hakkı, üçüncüsünün de üç hakkı vardır:
- Bir hakkı olan komşu: Akraba olmayan gayrimüslim (farklı dinden) komşudur. Onun sadece komşuluk hakkı vardır.
- İki hakkı olan komşu: Müslüman olan komşudur. Onun hem komşuluk hakkı hem de din kardeşliği hakkı vardır.
- Üç hakkı olan komşu: Akraba olan Müslüman komşudur. Bunun hem komşuluk hem din kardeşliği hem de akrabalık (sıla-i rahim) hakkı vardır.” (Süyûtî, el-Câmiu’s-sağîr, 1/146; Ebû Nuaym, Hilye, 5/207)
- Komşular arasındaki ilişkinin sağlamlığı toplumun sağlamlığına, toplumun sağlamlığı da komşu ilişkilerinin kalitesi ve sağlamlığıyla doğru orantılıdır. Müslüman bireylerin bulunduğu hemen hemen her toplumda çokça duyulan, özellikle zengin ve fakir arasındaki sorumluluk bağından bahsedilen meşhur bir hadis-i şerif vardır: “Komşusu açken tok yatan kimse kâmil mümin değildir.” (İbn Ebû Şeybe, el-Musannef, "Îmân", 6; Hâkim, el-Müstedrek, 2/15)
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir konunun ehemmiyetini vurgulamak ve çevredekilerin dikkatini çekmek için söyleyeceği şeyi bazen üç defa tekrarlardı. Bir defasında söze şöyle başlamıştır:
“Vallahi iman etmiş olmaz, Vallahi iman etmiş olmaz, Vallahi iman etmiş olmaz!”
Yanındakiler sordu: “Kim iman etmiş olmaz ey Allah'ın Resulü?” Peygamberimiz buyurdu ki: “Şerrinden (kötülüğünden, zulmünden) komşusu emin olmayan kimse.” (Buhârî, "Edeb", 29; Müslim, "Îmân", 73)
İnsanların çoğunun şehirlerde, apartman dairelerinde ve sitelerde yaşadığı günümüzde, komşuluk ilişkilerinde İslam’ın bu sorumluluk prensiplerine göre hareket etmenin ne denli hayati olduğu her gün şahit olunan olaylardan ve duyulan haberlerden daha iyi anlaşılmaktadır. Aynı havayı teneffüs eden, aynı kapıdan girip çıkmalarına rağmen birbirlerinin yaşadıklarından haberi olmayan, hatta ismen bile birbirini tanımayan nice komşular vardır. Evinin içinde aç mı tok mu, hasta mı değil mi, hatta sağ mı ölü mü olduğundan bihaber insan yığınları ile dolu şehirlerde yaşamaktayız. Oysa Allah Resulü, komşuluk hukukunu soyut bir iyi niyetten çıkarıp somut sorumluluklara dönüştürmüştür. Ashab-ı Kiram’ın, “Ey Allah'ın Resulü! Komşunun komşu üzerindeki hakları nelerdir?” sorusu üzerine Hazreti Peygamber sorumluluk listesini şöyle sıralamıştır:
- Hastalandığında onu ziyaret etmen.
- Öldüğünde cenazesini kaldırman (defin işlerine yardım etmen).
- Senden borç istediğinde ona borç vermen.
- Muhtaç (darda) olduğunda ihtiyacını karşılaman.
- Hayırlı ve sevinçli işlerinde onu tebrik etmen.
- Başına bir musibet geldiğinde ona taziyede bulunup acısını paylaşman.
- Onun rızası olmadan evini onun evinden daha hayır yapıp havasını/rüzgârını engellememen.
- Tencerendeki yemeğin kokusuyla onu rahatsız etmemen; eğer kokusu gittiyse o yemekten ona da ikram etmen.
Peygamberimiz sözlerine şunu da eklemiştir: “Komşunun hakkını ancak Allah'ın rahmet ettiği az sayıda şanslı kişi tam anlamıyla gözetebilir.” (Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr, 19/419; el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 8/168) Bu hakların bilincinde olarak davranan komşulardan oluşan bir toplumda, insanın kendisini yalnız, çaresiz ve yardımsız hissetmesi mümkün müdür?
İnsanın ilişkileri iki yönlüdür: Birincisi kendisi ile Rabbi arasındaki ilişkidir ki temel bazı ibadetlerden oluşur. Diğer yönü ve belki de birincisinin değerini dahi belirleyeni ise diğer insanlarla olan ilişkisidir. Bu konuyu şu hadis-i şerif net bir şekilde özetlemektedir:
Bir adam Resulullah’a gelerek, “Ey Allah’ın Resulü! Falan kadının namazının, orucunun ve sadakasının çok olduğundan ancak diliyle komşusunu rahatsız ettiğinden söz ediliyor.” dedi. Resulullah, “O cehennemde olacaktır.” buyurdu.
Adam bu kez, “Ey Allah’ın Resulü! Falan kadının namazının, orucunun, sadakasının az olduğundan ancak diliyle komşusunu rahatsız etmediğinden söz ediliyor.” dedi. Resulullah, “O da cennette olacaktır.” buyurdu. (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 15/440)
Bütün bunlardan anlaşılan şudur ki, insanın dünya ve de ahiret saadeti bir bakıma çevresindekilerle olan ilişkisine bağlıdır. Herkesin evi kendi özel alanıdır. Ancak bu özel alanda başkalarına rahatsızlık verecek söz, fiil ve davranışlardan kaçınmak gerekir. Komşuların konuşmalarının, hatta kendi yatağında uyurken horlayan kişinin sesinin bile yan dairelerden duyulduğu evlerimiz vardır. Böylesi ortamlarda hassasiyet iki katına çıkmalıdır.
Görüldüğü üzere komşuluk; sadece kültürel bir gelenek veya mahalle dayanışması değil, doğrudan imanın olgunluğuyla ve ahiret hayatıyla bağdaştırılmış büyük bir ahlaki sorumluluktur.
Rana Çeçen