Küskünüm anne, dilim lal, kelimelerim eksik, bakışlarım mahzun ve öfkeli.
Neden konuşmuyorsun diyorlar? Neden bulutlu göğün?
Bir gökyüzü kaldı mı ki anne? İçinden şarapnel parçaları yağmayan?
Hem nasıl konuşayım ki? Kelimeler ve cümleler anlamını bunca yitirmiştir.
Kuytu bir köşede bir asırdır duruyorum.
Öfkem ve küskünlüğüm bana arkadaş olmuş.
Niçin yürümüyorsun, neden konuşmuyorsun diyenler, ayağımdaki esaret prangalarını görmez mi?
İnsan bunca bağlanmışken zincirlerle, yürüyebilir mi?
Neden anne neden kollarımın kopukluğunu yüzüme vururcasına her seferinde bana gül uzatıyorlar?
Hem kan kokuyor bu coğrafyanın gülleri.
Ben kan kokan gül istemiyorum bilmezler mi?
Bakışlarım, kahır ve isyan ateşinden şimşekler çakıyor, o yüzden yumuyorum gözlerimi.
Bak sana bile bakamıyorum şimdi...
İçimdeki alev Kudüs’ü görünce söner ancak.
Zalime kahır olup yağınca azalır öfkem.
Gaflet sarmasaydı kalpleri, kör etmeseydi vicdanları bunca vahşet, kopuk dilime rağmen iniltilerimi işitirlerdi.
Ah anne nasıl da güzeldir Kudüs’ün sabahları, nasıl da cennetten bir rayihadır meltemi.
Benim gözlerim hep Kudüs’ü görüyor.
Kapalı veya açık olması ne fark eder?
Uykuda veya uyanık olmak neyi değiştirir?
Ben Kudüs olmadan bir an bile kalmadım.
Asırlık bir zeytin ağacının dalına astım tüm düşlerimi.
Zeytin çekirdeği gibi sağlam bir iradeyi büyüttüm kalbimde, elimde karpuzun en irisinden bir parça saçıyorum her yere çekirdeğini.
Gittiğim yollar karpuz tarlası, iki yanında boy veriyor zeytin ağaçları.
Güvercinler uçuyor üzerimizde.
El ele tutuşmuş koşuyoruz Kudüs sokaklarında özgürce.
Göğümüze katran bulaşmamış henüz, kuşlar vurulmamış bağrından, yanmamış daha zeytin dalındaki zeytinler.
Zeytin yağından tutuşturulmuş lambalar var elimizde, umutlarımıza konmamış baykuşlar.
Eşiğinde Aksa’nın, küçük bir kızın kıvır kıvır saçlarıyla oynuyorum.
Yere eğilip öpüyorum Kudüs’ün beyaz taşlarını.
İçime çekiyorum kokusunu bu toprakların.
Bir asra yetecek oksijen depolamak istiyorum.
Büyütüyorum bedenimi düşümde, sarmak için Kudüs’ü kollarımla bir anne gibi.
Korumak adına necis ve vahşi pençelerden.
Bir ağ gibi dokumak istiyorum Kudüs’ün etrafını.
Namaz kılmanın hazzını yaşıyorum Kudüs’ün mübarek mabedinde.
Mescid-i Aksa’nın baş koyuyorum eşiğine, sonsuza kadar sürsün istiyorum bu secde, sonsuza kadar kalkmasın başım.
Görmeyeyim bu günü ve uyanmayayım bu asırlık rüyadan.
Ve sonra bir bomba düşüyor Kudüs’ün kalbine, sarsılıyor Mescid-i Aksa’nın tüm bedeni.
Ben paramparça oluyorum. Bir tek kalbim kalıyor ayakları altında necis Yahudi’nin.
Ahh anne bilsen ne büyük bir acı olduğunu,
O an nasıl cehennemi bir azap çektiğimi bir bilsen keşke!
Zıplayarak şarkılar söylediler kalbimin üstünde tepinerek.
Gözlerim Kubbetüssahra’ya takılı kaldı.
Mahzun duruşunu nasıl tarif edeyim söyle?
Dönüp Aksa’ma bakamadım utancımdan.
Kara pençelerini geçirip kalbini kanattılar Kudüs’ün.
Artık kalbim de atmaz oldu.
Bu kabus bir asırdır bitmedi anne, bitmedi kuşların vuruluşu.
Göğe katran çalanlar kanla karıştırdı barut kokusunu.
Eşiğindeki küçük kızın kıvır kıvır saçları bir daha öyle tatlı sallanmadı.
Çocuklar koşamadı bir daha.
Bembeyaz taşları Mescid-i Aksa’nın, ne barutsuz ne kansız kalmadı bir daha.
Nur saçan semalarında kapkara kargalar nara atıyor. Uğursuz ve habis baykuşlar tünüyor zeytin dallarına.
Salyalarını akıtıyorlar zeytinlerin üzerine, zehir bulaştırıyorlar bu mübarek beldeye.
Ah nasıl tarif edeyim bu zeytin çekirdeğini eriten, Tur dağından ağır acının tarifini?
Ve anne kasem olsun incire ve zeytine, Tur dağına ve Sina çölüne, geceyi ağartan nura and olsun, dizilen orduların ayağından çıkan toza ve toprağa, öfkeden ve imandan çarpan hür kalplere ve dizi dizi dağlar gibi saf tutanlara and olsun!
Ahdim olsun kopuk koluma rağmen yüreğimde yüz yıldır yanan ateşle zalimi bir gün yakacağım.
Yeter ki Selahaddinler çağırsın, parçalayacağım tüm zincirleri. Ve and olsun ki boğacağım zalimi, keseceğim necis nefesini.
Kelimeler değil silahlar konuşacak sadece.
Hınzır ve maymun döllerini gargat ağaçları koruyamayan.
Her taştan ve her duvardan kovularak düşecekler ayaklarımızın dibine.
Koparılan bunca canın, akıtılan onca kanın hesabı dağlar olup ezecek zalimin başını.
Leşlerinden temizleyip, yıkayacağım göz yaşlarımla bahçesini Aksa’nın.
Yaralarını bir bir saracağım kardeşlerimle birlikte.
El ele tutuşacak çocuklar, melekûtî bir atmosferde kılınacak namazlar.
Peygamberler eşliğinde, Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) imametinde.
Gelecek o gün anne gelecek çok yakında.
Zeytin çekirdeğinde saklı umudum filizlenerek boy verecek. Dallarında çocuklar salıncak yapacak.
Kudüs özgür olacak.
Mürvet Cengiz